Robinson Crusoe ve Propaganda

 Robinson Crusoe ve Propaganda

Bazı insanlar mantığının yerine duygularını merkeze alırlar, duygular doyumsuz ve isteksiz bir ruh hali oluşturarak, insanda var olanı yetersiz görme ve farklılığı arzulama isteği uyandırır. Bu istek yerine getirilmediği zamanda sıkılma, bunalma, tembellik, birçok alanda işlevselliğe neden olur. Gün gelir farklı bir şey yapma arzusu dizginlenemez ve insan arzuladığı ya da yaşama isteği duyduğu duygunun peşine düşer. Macera tutkusuna dönüşen bu arayış da mantık ve rahatlık tamamen devre dışı bırakılır. İnsan tehlikeleri, hatta ölümü bile göze alır. İç huzursuzluğun tatminliği ya da arzunun yerinle getirilmesi sıhhatten ve emniyetten önce gelir. Zaten yaşanılmasının peşine düşen kişi de bunları pek düşünmez. Tehlikeyi ve ölümü düşünenin arayışı olmaz.  Bu inanç ve anlayışla kendini gayrete getiren Daniel Defoe’nun karakteri Robinson Crusoe yollara düşer.

Babasının ve annesinin bütün uyarlarına, nasihatlerine, içinde bulunduğu rahat yaşama rağmen denize olan tutkusunu dizginleyemez, yollara düşer. Crusoe sadece yapmak istediğini yapmakla yetinen biri gibi görünse de kitabın ilerleyen bölümlerinde kahramanımızın niyetinin salt macera olmadığı görülmektedir. Cruose derdi macera adı altında bize İngiliz sömürge mantığını görme, kavrama ve kabullendirme olduğudur.

Yazımın ya da romanın propaganda aracı olarak kullanıldığının en güzel örneklerinden biridir Robinson Crusoe. Siyasi mesajları doğrudan değil de dolaylı olarak vermenin en iyi yolu romandır. Romandaki olay örgünün arkasına saklanan mesajlar böylece fazla sırıtmaz, okuyucu rahatsız olmaz. yani okuyucu olaya odaklanırken, farkında olmadan yazarın vermek istediği mesajı alır, kahramanın sözleriymiş gibi gördüğünden, düşüncelerin doğruluğunu kabul etmesi kolaylaşır. Siyasi yazılarda aynı şeyler verildiğinde okuyucu tepkisel yaklaşabilir. Olay örgüsü bağlamında sarf edilen sözler, çok da siyasi anlaşılmaz. Anlaşılmadığından tepkisel yaklaşımda zayıftır. Böylece siyasi bir yazının vermediğini roman rahatlıkla vermiş olur.

Kitabın iki önemli propagandası vardır: Protestanlık dinin gerekliği ve ilkelerinin dile getiriliği, ikincisi İngilizlerin üstünlüğü, erdemliği, zekâsı, İngiliz medeniyeti ve sömürgeciliğin mantığındaki gerekliliktir.  Bu iki propaganda kitabın ortasından sonra kendisini fazlasıyla hissettirmektedir. Yazarda bunu gizleme gereği duymuyor, aksine gerekliliğini nedenlerle izah etmektedir.

Protestanlık dinin propagandasında kitabın ilk bölümlerinde Robinson Crusoe’nun dinle hiçbir ilgisi yoktur. ne dini bilgisi vardır ne de din eksenli bir yaşantısı. Tanrıya dair bir söylemde geliştirilmiştir. Karakterimiz sıradan ve hiçbir özelliği yoktur. salt macera peşinde koşan kaygısız biridir. Robinson Crusoe’nun gemide bulduğu İncil ve başına gelenlerin bir lütuf olduğuna dair düşünce ile Tanrıya ve İncil’e olan inancı ve bağlılığı artar. Daha önce hayatında Tanrı yokken, Tanrı hayatında belirleyici olur. Ancak bu din anlayışı Protestanlıktır. Kahramanımızın bu mezhebi neden benimsediği ve diğer mezhepleri neden ret ettiğine dair bir bilgi göremiyoruz. Her ne kadar kitabın ilk bölümlerinde din vurgusu olmasa da demek ki kahramanımız yolculuğa çıkmadan, adaya düşmeden önce Protestanlık inancını benimsemiştir. Kitaptan yola çıkarak söylersek o dönem İngilizler Protestanlık inancını benimsemiştir. Robinson Crusoe Protestanlık dini Cuma’ya kabul ettirirken, izlediği yol tam bir misyonerlik çalışmasının örneğidir. Cuma’nın medenileşmesinin ilk örneği Protestan dini benimsemesidir. Cuma yeni dinini öyle benimsemiş ve inanmıştır ki geride bıraktığı kabilesine de bu dini götürmeyi teklif eder. Cuma’ya göre Robinson Crusoe’nun ilkel, barbar olmayışı ve aksine bu kadar medeni ve gelişmiş olmasını Protestanlık dinine bağlar. Kabilesinin de barbarlıktan, insan yiyiciliğin kurtarmak için kabilesine gitmeyi teklif eder. Ancak Robinson Crusoe korkak ve bencildir. Teklifi kabul etmez.

Robinson Crusoe ıssız bir adada tek başına yaşamasına rağmen hayata olan bağlılığı ve yaşam mücadelesi kişisel gelişim örneğidir. Karamsarlık ve umutsuzluktan uzak bir anlayışla hayata tutunmasının temelinde dünyayı sevmesi ve bunun Tanrının bir lütfü olarak görmesindedir. Öyle ki ölmekten çok korkmaktadır. Bütün savunmasını öldürülmemek üzerine kurar. Avcılığı, tarımcılığı ölüm korkusunun bir eseridir. Ölümle olan randevusunun en belirgin sahnesi adada ayak izine rastlamaktadır. Adanın tanrısının uykuları kaçar, kendini kalesine kapatır, kendine yeni saklanma alanları oluşturur. Bu korkaklığını zekâsıyla örter.

Cuma ile olan iletişimi medenileştirme yani İngiliz kültürünü kazandırma üzerine kurulur. Onu kendince terbiye eder, insanlaştırır. İlkellikten, barbarlıktan kurtarır. İnsan eti yerine hayvan eti yemeyi ve tarımcılığı öğretir. Bütün bunların ötesinde hayatını kurtardığı adama yani Cuma’ya modern köle olmayı da öğretir. Kendisini efendi ilan eder. Çünkü hayatını kurtarmıştır, kendisi medenidir, diğeri ise barbardır. Kendisi efendi olmayı, Cuma da köle olmayı hak eder. Sürekli Cuma’yı daha iyi bir köle olması, efendisine nasıl hizmet edeceğini öğretir. Hayatını kurtaran adam minnet borcu olan Cuma ise, dünden köle olmaya razıdır. Efendisini hiç sorgulamaz. Efendi çok akıllıdır, efendi her şeyi bilmektedir. Kendisine düşen onun dediklerinin dışına çıkmamaktır. Robinson Crusoe siyahların köleliği nasıl hak ettiğini kibarca anlatır. Madem İngilizler akıllı, zeki, üretken, kurnaz öyle ise diğerlerine efendilik etmeyi hak etmektedir. Böylece Cuma üzerinden modern sömürgenin kapısını aralar ve bize siyahların köle olması gerektiğini anlatır. Biz de olay örgüsünden Robinson Crusoe haklı olduğuna kanat ederiz. Öyle ki kitabın sonunda Cuma’nın ayı ile kavgasında efendiyi eğlendirmek yatar. Yani kölenin en önemli meziyeti ve zekâsının varlığı efendiyi eğlendirmektir. Cuma ya da köleler bunu zevkle yapmalıdır. Efendiler eğlenerek seyreder. Bu köle efendisini güldürme hizmetini hayatına tehlikeye atacak kadar bağlılığını göstermelidir.

İngiliz zekâsını ve diğerlerini kullanma sanatını adaya gelen barbarlar, İspanyollarla Robinson Crusoe arasında geçen olaylarda görmekteyiz. Görünmeden insanları yönetmek, yönlendirmek ve bunları kendi çıkarı için kullanabilmeyi tabiri caizse yorulmadan yapması gösterilebilir. Bu da üstünlük için fazlasıyla yeterlidir.

Bir Batı klasiği olan Robinson Crusoe’n neden bir İngiliz klasiği olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Robinson Crusoe bir adada sıkış kalan, mecburen adada bir hayat kuran bir adamın öyküsü değildir. Öykünün temelinde bir İngiliz propagandası yatmaktadır. Kitlelere daha kolay algı vermenin adıdır Robinson Crusoe.

 

Osman Tatlı

osmantatli@gmail.com

Yorum Yap