Bir Yürek İşçisi Ahmed ARİF

 Bir Yürek İşçisi Ahmed ARİF

Ahmed Arif

(D. 23 Nisan 1927, Diyarbakır – Ö. 2 Haziran 1991, Ankara)

Ahmed Arif, 23 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtindeki Yağcı sokak 7 no’lu evde dünyaya geldi. Asıl adı Ahmet Hamdi Önal’dır. Diyarbakır Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk edebiyatındaki yerini aldı.

Şiirlerinin toplandığı tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968’de yayımlandı. Türkiye’de en çok basılan kitaplar listesindedir. Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi sanatçılarca birçok şiiri bestelenmiştir. Ankara’da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.


Bir kitabı vardı ama, ömrünün elli yılını adamıştı şiire. Hem şiire adamıştı, hem halkına. “Ben
halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur,” diyordu. Yoksa başka türlü nasıl açıklanabilir bunca yaygınlik, bunca etkinlik kazanması? O tek kitap ki, dünyada başka bir benzeri var mıdır, bunca baskıya karşın her yıl en az dört baskı yapsın, 25 yıla yakın bir sürede
her yaştan, her kuşaktan okurun beğenisini kazanıp okunsun.

Yalnız Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatı içinde de benzersiz bir olay değil mi onun şiiri?
Refik Durbas, Yasemin ve Martı, Ist., 1997
(Cumhuriyet, 3 Haziran 1991).

Şair Cemal Süreya, şöyle anlatıyor onun şiirini: “Ahmed Arif dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan yazsız dağları, asi dağları. Uzun ve tek bir agıt gibidir onun şiiri. Daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir. Bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde birden bire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut, bir hırs, keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan ve yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti taşıyan, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”
Anadolu’nun şairi, halkın şairi, umudun, hasretin şairi; ne isterseniz onun şairidir Ahmed Arif… O bütün ömrünü sevgi için harcadı. Sevdi, dayak yedi, savaştı, işkencelerden, hapishanelerden ve daha nicelerinden alnı ak çıktı. Yaşadığı topraklara şiirleriyle birlikte umudu da bıraktı… Hasretin şairini biz de hasret yüklü şiirleriyle birlikte anıyoruz… “Ahmet Arif’in şiirine umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Eklemek gerek: Bunlar, onurun, yalınlığın ve derinliğin de şiiridir. Benzersiz bir şair…”
“Anlatılanlara göre, 1927 Nisan ayının 21. gününde doğmuşum, Diyarbakır’da Yağcı sokak 7 nolu evde. Yani, yazlık ve kışlık odalarıyla, geniş avlusuyla, bahçesiyle dönemin tipik Diyarbakır evlerinden birinde. İlkokulu Diyarbakır Siverek İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu da Urfa’da okudum. Liseyi ise yatılı olarak Afyon Lisesi’nde. Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar o lisedeydi, işte o yıllar. Yıl 1943 olmalı… Taş çatlasa 16–17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyorum. Bir dergi, Seçme Şiirler Demeti adıyla kuşe kâğıda basılıyor. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım tabii o zaman hatta daha da küçük. Bir de 10 lira geliyor bana dergiden, telif hakkı. Düşünün babam bana ayda 5 lira gönderebiliyor. O yüzden 10 lira büyük paraydı o zaman için.” diye anlatır yaşam öyküsünü şair.

“TO BE OR NOT TO BE” VE HİKAYESİ

Her anlamda keskin ve net olan Ahmed Arif defalarca işkence gördü, polis tarafından sürekli takip edildi, başka karşıt guruplarca hedef alındı. Öyle ki bir köşede onu kıstırıp dövmesinler diye sürekli spor yapıyordu. 1951-52’de iki kez tutuklanan şair bu sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı,işkenceler ve baskılar altında sürekli dik durmaya çalıştı ve bunu en iyi şekilde yerine getirdi. Tarifsiz acılar görmesine rağmen yine de “Acı çekmek de bir yerde sevda gibidir, her kula nasip olmaz…” diyordu. Hapiste tayın olarak herkesten farklı olarak çeyrek ekmek verilen Ahmed Arif, bu ekmeği bile yiyemeyecek kadar hasta düşmüştü, sadece su içen ve her mahkeme sabahı türlü çirkinliklerle karşılaşan şair “Beni her mahkeme sabahı anadan doğma soyar, giysilerimi didik didik ederlerdi.” sözleriyle durumun vahametini ve bir milletin en yiğit evlatlarından birine reva görülenleri bir kez daha gözler önüne seriyordu. Yattığı Sansaryan hapishanesinden sonra yollandığı Harbiye’deki bir hapishane sonradan şiirlerinde yer alacak ilginç bir özelliği taşıyacaktır. İçeri girdikten sonra hücresinin duvarında “To be or not to be” ile birlikte aynı anlamı taşıyan on dokuz farklı dilde yazıyla karşılaşmıştır. Şair bu on dokuz satıra yirminci satırı Türkçe olarak eklemek ister. Ve on dokuz satırın altına bir toplama çizgisi çektikten sonra çizginin altına “Ya herro ya merro” yazar.
On dokuz farklı dili, on dokuz farklı kalbi, işkence görmüş on dokuz bedeni kendi bedeninde toplar ve daha sonra “To be or not to be” değil. / “Cogito ergo sum” hiç değil…” mısralarını “Unutamadığım” şiiriyle tarihe not düşer.
(Meçhul Dergi)

YİRMİ YIL BEKLEYEN ŞİİR

“Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi yirmi yıldır hiç dokunmadığım şiir var. Öyle kalsın…
Damıtılsın… Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm oluncaya kadar beklesin.
Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın… Ben, buna çok saygı duyarım.”
Maviye Maviye çalar gözlerin…
“Bu iki mısra var ya, belki bir on yıl değil, daha fazla, çok daha fazla bekledi.” Dayak atilip çöplükte ölüme terk edildi 1943’de Van’da 32 kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı ile ilgili yazdığı “Otuzüç Kurşun” şiiri sebebiyle Ahmed Arif, defalarca sorgulanıyor, dövülüyor ve sonunda bir çöplükte ölüme terk ediliyordu. “İşte bu “Otuzüç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni… Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım. … Dövdükten sonra o tellerden aşağı attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm
koptu, ölü sanıp yiyecekler diye…”

“Ahmet Arif’in şiirine umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Eklemek gerek: Bunlar, onurun, yalınlığın ve derinliğin de şiiridir. Benzersiz bir şair…” “Anlatılanlara göre, 1927 Nisan ayının 21. gününde doğmuşum, Diyarbakır’da Yağcı sokak 7 nolu evde. Yani, yazlık ve kışlık odalarıyla, geniş avlusuyla, bahçesiyle dönemin tipik Diyarbakır evlerinden birinde. İlkokulu Diyarbakır Siverek İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu da Urfa’da okudum. Liseyi ise yatılı olarak Afyon Lisesi’nde. Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar o lisedeydi, işte o yıllar. Yıl 1943 olmalı… Taş çatlasa 16–17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyorum. Bir dergi, Seçme Şiirler Demeti adıyla kuşe kâğıda basılıyor. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım tabii o zaman hatta daha da küçük. Bir de 10 lira geliyor bana dergiden, telif hakkı. Düşünün babam bana ayda 5 lira gönderebiliyor. O yüzden 10 lira büyük paraydı o zaman için.” diye anlatır yaşam öyküsünü şair. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisiyken
1950’de Türk Ceza Yasası’nın 141. maddesine aykırı davranmak suçlamasıyla tutuklandı. 1952’de
gizli örgüt kurma iddiasıyla yine tutuklandı. 2 yıl hapse hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince
Ankara’ya yerleşti. Ankara’daki gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı.
Gazetecilikten emekliye ayrıldı.
1967’de Aynur Hanım ile evlenir ve 1972’de oğlu Filinta dünyaya gelir. Evladına Filinta adını
koyması pek çok şeyi anlatır. Bir söyleşide şöyle anlatır sevincini “Yaşamımda en büyük sevinci
baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız tam iki yıl oğlumun nüfus kağıdını cebimde taşıdım.
Cebimdeki sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı. Oğlum olmuştu. Oğlum, dünyanın en güzel
güvercini… Dünyanın en güçlü silahı.”
İlk şiiri “Millet” dergisinde yayınlandı. Asıl sanatını ve kişiliğini 1948-1954 arasında Yeryüzü,
Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Yeni Ufuklar, Kaynak dergilerinde yayınlanan şiirleriyle ortaya koydu.
Ardından uzun bir suskunluk dönemine girdi.

AY KARANLIK

Maviye / Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine / Rüzgarda asi,
Körsem / Senden gayrısına yoksam
Bozuksam / Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…
İtten aç / Yılandan çıplak,

Vurgun ve belâ
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille / Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş
Etme gel,
Ay karanlık…

HANİ KURŞUN SIKSAN GEÇMEZ GECEDEN

Yiğit harmanları, yığınıklar
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar
Hayınlar amana gelmiş

Yetim hakkı sorulmuş
Hesap görülmüş

Demdir bu…

EN BÜYÜK AŞKI LEYLA ERBİL

“Sabah gözlerimi sana açarım, akşam uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime;
hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum, nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş… Hepsi. En çok da en
ilk de Leylâ’sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun.
Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini…”

Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni…

“Özlemektir seni, geberesiye. Ses etmektir, haykırmak ‘Leyla!’ bir tenha saatte geceler yarı. Ömrümüz çelimsiz, kısa. Çabamız korkunç ama. Ayaklarımızı bastığımız toprağın, kokladığımız havanın, şunun bunun en ibne, en akla gelmez derdini dert edinmek. Kendimizi duymaya, yaşamaya yönelmek bile yasak.”

… bilir miydin, bütün Siverek kirvemdir benim. Ve bütün memleket üstüme titrer. Ha desem, mebus seçerler hani! Ama taktım yok…”

Ahmed Arif’in siirine, umudun, inceligin, korkusuzlugun siiri demisler. Ekleyecegim: Onun siiri,
onurun ve alçakgönüllülügün, derinligin ve yalinligin bile siiridir. Bu özellikler sonradan edinilme
degil, dogulunun geleneksel özellikleridir. Akil ve yürek bir olmustur. Hayat, en aci, en umutlu
deneylerini sermistir. O yirmi siir yazilmistir.

Gülten Akin, Şiir Üzerine Notlar, Ist., 1996, s. 56

Anadolunun yüreği yaralı şairi, umudun, sevginin hasretin ve toprakların şairi; bir yerde kuş üzülse yüreği oralı Ahmed Arif’in… Bütün bir ömrü sevgi uğruna harcadı. Dayak yedi, savaştı, işkencelerden, hapishanelerden ve daha nicelerinden alnı ak çıktı ve yine de sevdi. Anadolu topraklarına yağmur kadar şifalı şiirler bıraktı… “Terketmedi Sevdan Beni” dedi ve sevdasından hiç vazgeçmedi hasretin şairi… Bizde ona hasret ile hep birlikte anıyoruz hasret yüklü şiirleriyle. Ahmed Arif’in şiirleri yaşamın, umudun, devrimin ve puşta karşı dik durmanın şiirleridir. Öyle ya ondan “Ahmet Arif’in şiirine umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler.

Saygı, özlem ve rahmetle anıyoruz…

Neşet Bozkurt

Yorum Yap