ALİ SAİP URSAVAŞ, GERÇEĞİ

 ALİ SAİP URSAVAŞ, GERÇEĞİ

Ali Saip, Rewanduz’ lü Kürt bir ailenin çocuğu olarak 1887’de Kerkük’te dünyaya gelir. Abdülhamid’in Aşiret mekteplerinde okuması için İstanbul’a gelir. İlk ve Orta öğrenimi bu Aşiret mekteplerinde okurken, başarısı ve çalışkanlığı fark edilince, Harp okuluna alınır. Mondros mütarekesinden sonra Güneydoğu’da “Namık” takma adla Kuvayı milliye’de görev yapar. 

         Urfa işgali döneminde, Deyrizor’da seyyar jandarma müfrezesi olan Ali Saip Bey, Mustafa Kemal’in emriyle Urfa Jandarma Alay komutanlığına atanır. Aralık 1919’da Urfa’ya gelir. Çok iyi Kürtçe bildiğinden dolayı, direnişi örgütleme adına Siverek’e gider. Aşiretlerle görüşür, ancak aşiretlerin aması, fakat’ı, endişeleri vardı. Yıllardır Osmanlı zulmünden ve sömürüsünden kurtulmaların da zamanı gelmişti. Ali Saip Bey, sorunu anlamıştı. Kurnaz bir manevrayla, önce Urfa’yı işgalden kurtarmamız gerektiğini, aksi halde Ermenilerle birlik olunursa bizleri yaşatmazlar, diyerek yarı tehdit yarı nasihat şeklindeki konuşmaları şöyle devam eder, “Biz Müslümanlar sorunumuzu aramızda hal edeceğiz. İşgalden kurtulduğumuz an yeni Cumhuriyet yönetim de elbet Kürtlere özerklik verilecek.” Diyordu.

           Aşiretlerle kurtuluş planları yapıldıktan sonra, Ali Saip Bey, Fransızlara Urfa’yı terk etmeleri için 11 Nisan’a kadar süre verir, ardından Urfa hapishanesinde bulunanları da cezalarını af etme karşılığında direnişe katılır. Bu süre içerisinde görüşmeler başlar, diyalogla protokol yapılma sonucunda Fransızlar 11 Nisanda Urfa’yı terk edeceklerini beyan ederler. Öyle de olur. Şehri terk eden Fransızlar Akabe mevkiinde etrafı sarılma suretiyle ateş çemberine alınır, tamamı öldürülür. Böylece 11 Nisan 1920’de Urfa’nın kurtuluşu ilan edilir.

          23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi, (BMM) açıldığında, Ali Saip Bey Urfa Mebusu olarak Ankara’ya gider. 1924 yılında, “Kilikya Faciası ve Urfa’nın Kurtuluş Mücadelesi” adlı kitabı yayınlanır. Bu kitap piyasada olmadığı için okuyamadım. Ancak internet ortamında bu kitabı okuyanların yaptığı yorumlara bakılırsa, Ali Saip Efendinin, Urfa’nın kurtuluşunda kendisinin emek ve gayretleri ile kurtuluşunu sağladığına dair düşüncesini öne çıkarmış. Bu paylaşımı onun ne kadar bencil ve hesapçı olduğunu ele veriyordu. Mecliste, ülkenin onca sorunlarına değinmeden, milletvekillerinin maaşlarının yetersizliğini gündemine alınca basında alay konusu olur. Mecliste bir gazeteciyi tekme-tokatla döver. Basın üzerine sansür uygulanmasını talep eden öneri verir.

          İncelenmesi gereken ve çapraz sorguya alınması gereken bir konuda onun, bir dönem, Güneydoğu’da “Namık” takma, yani “kod” isim kullanması. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde hiçbir ordu mensubu olanlar Kod ismi kullanmazlar ve kullanıldığı da görülmemiştir. Yani Topal Osman gibi, ordudaki görevi “Milis Yüzbaşıdır” Güneydoğu’da Teşkilat-ı Mahsusa adına görev almış ve Namık kod ismi ile yurttaş Ermenilere yönelik katliamlarda kullanılmış, olabileceği görüşü hakimdir. Ki, bende böyle düşünüyorum.

          1925’te Şeyh Said ve arkadaşlarını yargılamak için, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi kurulur. Mahkeme Başkanlığına Ali Saip Bey, Ahmet Süreyya, (Orgeevren) Mazhar Müfit, (Kansu) Avni Bey, (Doğan) Lütfi Müfit, (Özdeş)mahkeme üyeliğine getirilir. Mahkeme giderleri için devlet bütçesinden 2000 lira gönderilir.

          26 Mayıs 1925’te yargılamalar başlar. Yargıya geniş yetki verilirken, savunma tarafı ise yok denecek derecede kısıtlı idi. Önceden iddianameler hazırlanmış ve kimlik bilgiler için sanıklara söz veriliyor. Neyle suçlandığını, olay nasıl olmuş gibi soruşturmalardan uzak, sadece suçlanan maddelerin kesin sonucu deyip sanıklara idam cezası verilmesi ile birlikte ertesi gün infaz ediliyordu. Mahkeme başkanı Ali Saip Efendiye yönelik diğer üyeler arasında sert tartışma oluyordu. Özellikle Ahmet Süreyya Bey yetkilerinin dışına çıkılmaması için Ali Saip Efendiyi sık sık uyarıyordu ama o kimseyi dinlemiyordu. Bu tartışmalarda Ali Saip şöyle diyordu, “Bizim milli bir gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun fevrine de çıkarız” diyordu. Belliki üst makamlardan tam yetki almıştı. Ali Saip Bey bu sınırsız yetkilerle pervasızca hareketler yapıp, gittikçe çok kati ve gaddarca işler yapıyordu.

          Mahkeme başkanı Ali Saip Efendi, bazen yargılayacağı kişileri cezaevinde ziyaret ederdi. Bazılarına küfür hakaret, bazılarıyla sohbet ederdi. Şeyh Said’in de yanına gelmiş, sohbet etmişti. Ona, devlete iyi hal göster, biz seni sadece sürgüne göndeririz demişti. Şeyh Said, isyan hareketinin lideri değildi. Asıl lider, Cibranlı Xalıt Beg yakalanınca zorunlu olarak ön plana geçti. Bu durumu samimiyetle Ali Saip efendiye anlatır. Mahkeme günü geldiğinde, cevap hakkı bile verilmeden Şeyh Said’e idam verince sorar, “hani bana idam vermeyecektin. Söz vermiştin sadece sürgüne göndereceğiz demiştin?” diye sormasına Ali Saip Efendi şöyle cevap verir:

          “Bu kadar Türk kanı dökülmesine, ocakların sönmesine sebep oldun. Cezanı çekeceksin.” Der.  

          30 Haziran 1925’te Şeyh Said ve 46 arkadaşı, Diyarbakır – Dağkapı meydanında asılırlar. Göstermelik mahkemede ellerindeki dosyaları jet hızıyla, çoğunluğu idamla sonuçlandırma suretiyle karar veriyordu. Mahkeme pratiği, hukuksal karardan çok uzak, bir cellat olma görevini yerine getiriyorlardı. Yazar Zekeriya Sertel, İstiklal mahkemeleri ile ilgili şöyle yazmıştı:

          “…Faaliyetleri yürürlükte olan kanunlara dayanmakla beraber, mahkemenin takdir hakkı çok genişti. Mahkeme usulleri bir kenara atılmıştı, kararları sür’atle veriliyordu. Çok defa da keyfi oluyordu. Hatta bu yüzden haksız yere ceza görenlerde olmuştu.”

          1926 yılında, Çukurova’ya gelir. Kadirli ve Kozan taraflarında, Ermenilere ait toprakların peşine düşer. Hazineye devredilme aşamasında, pay alma adına, bazı topraklara el koyar, zimmetine geçirir, bu el koyduğu topraklar üzerine çiftlikler inşa eder. Kozan şehir merkezinde bulunan, Yaver Mıcırıkyan’ın konağına el koyar. Hamita Kalesi cıvarında, Cin Toros adlı Ermeni vatandaşın arazisine el koyar. Bu arada, Çerkezlere verilmesi gereken arazilere de el koyunca, Çerkezler isyan eder. Adana valiliğine dilekçe ile Ali Saip hakkında davacı olur.

         1934 yılında soyadı kanunu çıkınca, “Ursavaş” soyadını alır. Güya bu soyadını Atatürk vermiş diye, onu bile bir üstünlük silahı olarak kullanır. Nitekim hakkında Atatürk’e suikast iddiasına karşılık, “bana bu soyadımı Atatürk verdi, nasıl suikast yaparım” diye kendisini savunmuştu. Peki, olay nasıl olmuştu ona da bakalım;

           1935 yılında, Ali Saip Efendinin Suriye sınırına yakın çiftliğinde, bir takım kuşkulu adamlar, çiftliğe gidip geliyorlardı. Çiftlikteki hareketliği gözlemleyenler Atatürk’e rapor yazmış. Atatürk’te birilerini görevlendirmiş, “gidin bi sorun kim bu gelenler” diye. Sorulunca, Ali Saip Efendi inkâr etmiş, “yok böyle gidip gelenler” deyince Atatürk suikast iddialarını ciddiye alır ve yargılanmasını ister. Konu meclise gelir tartışılır, dokunulmazlığının kaldırılması istenir. Ali Saip, mecliste söz alarak, “Bu soyadımı bile Atatürk verdi nasıl suikast yaparım?” diye savunma yapması dokunulmazlığın kalkmasını engelleyemedi, yapılan oylamada oy birliği ile dokunulmazlığı kaldırılınca tutuklanır.

          Ali Saip Efendi, cezaevinde volta atmaya başlar. Hızlı ve renkli hayatında yaptıklarını gözden geçirmelerde cezaevleri tam bir fırsattır, zaman açısından. Diyarbakır istiklal mahkemelerinde, Kürtleri yargılarken acaba kendisinin de bir Kürt olduğunu hatırladı mı?  Namık kod isimle Ermenileri katledip, mallarını ganimet diye el koyarken acaba vicdanı sızladı mı? Bunları düşünüp düşünmediğini bilmiyorum, ama bildiğim tek şey, Ali Saip’ in zihninde, “Acaba Adaletli yargılanacak mıyım?” sorusu vardı. Derken yargılama günü gelir çatar. Ali Saip Efendi çıkar Hakimin karşısına, yüreği titriyordu. Mahkemelerin göstermelik olduğunu kendi pratiğinden bildiği için çok korkuyordu. Duruşma başlar, iddia ve savunmalar dinlenir, delil yetersizliğinden beraat eder. Mahkeme kararını öğrenen Atatürk şöyle der,

           “Böyle bir dava bu çocuk savcının eline bırakılır mıydı?” der.

Hasan Rıza Soyak anılarında, “Bu olaydan sonra, Atatürk’ün Ali Saip’le iletişimini kestiğini” belirtir.

           Ali Saip’ in yaptıkları, Yaşar Kemal’in romanına konu olur. “İnce Memed” adlı romanda Arif Saim Bey karakteri aslında Ali Saip Bey’dir.

          Cezmi Yurtsever’in “Adanalı” adlı kitabında, 1939 yılında Ali Saip’ in Ankara’da öldüğü söylense de, aslında kendisi Adana Kadirli’de ölür ve cesedine hiç kimse sahip çıkmadığı için, bir dere kenarına atılır.

Kaynak

Onedion.com

Wikipedia

Yazar tarihçi Ayşe Hür

Mustafa Güneş/Urfahaber.com İstiklal Mahkemeleri- Ergün Aybars- Doğan Kitap

Cemal Babaoğlu

Yorum Yap