Aşı Nedir? Aşının Dünyada ve Ülkemizde Tarihi

 Aşı Nedir? Aşının Dünyada ve Ülkemizde Tarihi

Aşılama, zayıflatılmış virüs veya bakterilerin ya da bunların antijenik parçalarının vücuda verilerek yapay bağışıklık elde edilmesidir. Aşılar, genelde hastalığın kendisinin daha düşük şekilleri olan, ya zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden oluşurlar.

Bağışıklık sistemi, zayıflatılmış bakterilerle karşılaştığında, hastalığı kolaylıkla yenen özelleşmiş antikorları yapar. Sonrasında eğer vücut gerçek hastalıkla karşılaşırsa, daha önce yapılan antikorları hatırlar ve hastalıkla çok daha kolay savaşır.

Aşı ile ilgili ilk düşünceler milattan önceye dayanır. Antik Yunanlı tarihçi Thucydides, M.Ö 429 yılında Atina’da çiçek hastalığı geçiren kişilerin tekrar aynı hastalığa yakalanmadıklarını gözlemlediğini yazmaktadır; ancak bir aşı ya da benzeri uygulamadan bahsetmemektedir.

Aşı kullanımına dair ilk yazılı kayıtlar, Çinlilerin 15. yüzyılda variolasyon denen bir teknikle çiçek aşısı kullandıklarına dairdir. Variolasyon, çiçek hastalığını hafif geçirmekte olan hastaların yaralarının kabukları kurutularak, tozların burundan çekilmesi ile veya sıklıkla tozun sulandırılıp çizilen deriden vücuda verilmesidir. Ancak, bu tarihten önce de (M.Ö. 1000’li yıllarda) aşıyı kullandıkları bilinmektedir.

Robert A. Thom, Edward Jenner Injected His First Smallpox Vaccine Into a Boy Named James Phipps, in 1796

Aşılama ile ilgili en erken tartışma, 1549 yılında ilk defa Çin’de basılan Wan Quan adlı bir yazarın kitabında yer alır. Çin’de aşılamanın kökenini araştıran Joseph Needham, aşılamanın ilk olarak 1567 ve 1572 arasında uygulandığını, simya ilkeleriyle çalışan biri tarafından icat edildiğini belirtir. Bunun yanında, Çin’de çeşitli ailelerin kalıtsal aşıcı olduğunu, ancak bunların sırlarını açığa çıkarmaktan kaçındıklarından bahseder.

17. yüzyılın ikinci yarısında Khang imparatorunun tüm ailesini, ordusunu ve diğer tüm grupları aşıladığından ve bu sayede çiçek hastalığını hafif geçirdiklerini yazar. Howell isimli araştırmacı ise eski Sanskritçe metinlerinde anlatılan iddialara dayanarak, Batı Bengal ve Bangladeş bölgelerinde aşılamanın yüzlerce yıl öncesinden uygulandığından bahseder.

George Gaston Melingue, Dr. Edward Jenner Vaccinates a Child, 1879

Variolasyonun tanımlandığı ilk yazılı kayda, Çinli Doktor Zhang Lu’nun 1695 yılında yazdığı kitapta rastlanır. Dr. Lu, variolasyon için üç teknik tarif eder.

  • Birinci yöntemde çiçek püstüllerine (irinli kabarcık) bulaştırılan pamuk parçası sağlam çocuğun burnuna uygulanır. Eğer aktif püstül yoksa, aynı yöntemle skuam (ölü deriler) kullanılmaktadır.
  • İkinci yöntemde sağlıklı çocuğa hastalıktan iyileşmiş bir çocuğun giysileri giydirilmektedir. Variolasyondan sonra çocuk, yaklaşık 7 günde ateşlenmekte ve çiçek hastalığını daha hafif olarak geçirir, daha sonra tekrar çiçek hastalığı geçirmez.
  • Bu teknik giderek daha fazla rafine edilmiş ve 1713 yılında üçüncü bir variolasyon tekniği tanımlanmıştır. Bu teknikte hastadan alınan skuamlar toz haline getirilmekte ve ince gümüş bir tüp içinde hastanın burnuna uygulanmaktadır.

Bu üç yöntem, 1742 yılında Çin’de büyük bir tıp kitabında ayrıntıları ile tanımlanır; sonrasında variolasyon yasallaşır.

Variolasyon yapılan kişi, hastalığı daha hafif geçirmekte, daha az püstül olmakta, püstüller iz bırakmadan iyileşmekte ve hastalık daha kısa sürmekteydi. Bu nedenle, variolasyon büyük bir ilgi görür. 18. yüzyılda hızla yayılır; önceleri toplumun üst sınıfları bu teknikle aşılanırken, giderek alt sınıflara da variolasyon yapılmaya başlanır.

Louis Leopold Boilly,The Vaccination, 1807

Çin’den Orta Asya’ya yayılan teknik, buradan Kafkaslara geçer. Aşının uygulama tekniğinde de değişiklikler olur. Kafkas Türkleri, Çinlilerden öğrendikleri bu yöntemi göç ettikleri bölgelere taşırlar. O yıllarda, Kafkas kızları Osmanlı Sarayı’nda büyük talep görmekteydi. Kafkas tüccarlar kızlarla birlikte variolasyon uygulamasını da İstanbul’a getirirler.

Bir başka kaynakta ise (Ahmed Cevdet Paşa’ya Ait Bazı Tıp Belgeleri – Ahmet Zeki İzgöer), Anadolu’ya göç eden Türklerin bu yöntemi uyguladıkları yazar. Uygur Türkleri zamanında yazılmış bazı tıp kitaplarında kızamık ve çiçek hastalığına ilişkin bilgiler bulunur. Bu uygulama, daha sonra Anadolu’ya gelen Türkler tarafından çiçek salgını görüldüğünde de uygulanır. Cevdet Paşa’nın kayıtlarında, çiçek aşısının Anadolu Yörükleri arasında uygulandığı yazılıdır. Fakat Türklerde çiçek aşısının hangi tarihlerde uygulandığı kesin olarak bilinmez. Çin’e, çiçek aşısının ticaret ilişkileri nedeniyle Uygur Türklerince götürüldüğü ve oradan da Selçuklularca ikinci yüzyılda Anadolu’ya getirildiği de iddia edilir.

Türklerin muhtelif çiçek aşısı yöntemleri vardı. Bunlardan en iyi bilineninde, hastalanan birinin irini alınıp bir ceviz kabuğuna konulup saklanır; genellikle mayıs ayında gül suyu ile sulandırılıp çocuğun kolu çizilip damlatılırdı. Mikrop çocuğa geçer, ancak hastalık hafif geçirilirdi.

 

İbn Sina’nın, çiçek hastalığını tedavi etmek için kullanılan ilaçları hazırlanması, 17. yüzyıl Osmanlı el yazması

17. yüzyıldan kalma bazı kayıtlar, Osmanlılarda çiçek aşısının yapıldığını göstermektedir. Bazı kayıtlarda “aşımacızade” lakaplı kişilere rastlanmaktadır. 18. yüzyılda ise, variolasyon yöntemine rastlanır. Aşı konusu, 18. yüzyılda İstanbul’da görev yapan hekim ve elçilerin Avrupa’ya yazdıkları mektuplarında geçer.

Çiçek aşısının Avrupa’da tanınmasında, IV. Murat’ın (1611 – 1640) saray hekimi olan Vincent Timoni’nin torunu Emmanuel Timonius’un rolü büyüktür. 1714 yılında şunları yazar: “Bu ustaca söylemin yazarı, kırk yıl boyunca Türkler arasında ve İstanbul’da kalarak gözlememiştir ki, ilk olarak Çerkezler, Gürcüler ve diğer Asyalılar tarafından bir çeşit aşılama yoluyla çiçek hastalığı tedarik etme pratiğini başlatılmıştır. Her ne kadar ilk başta bu uygulamanın kullanımında ihtiyatlı olsa da, yine de bu sekiz yıl boyunca binlerce konuda gördüğü mutlu başarı, tüm şüpheleri ortadan kaldırdı. Her yaştan, cinsiyetten ve farklı mizaçlardan insanlara operasyon yapıldığından beri hiçbirinin çiçek hastalığı yüzünden öldüğü tespit edilmedi… Bu aşılamayı kendilerine uyguluyorlar ve çok az semptomlara maruz kalıyorlar… Asla yüzünde iz ya da çukur bırakmıyor.”

Eugéne Ernest Hillemacher, Edward Jenner Vaccinating a Boy

1716 yılında ise doktor Jacob Pylarinius, 1660 yılında aşının İstanbul’da Yunan bir kadın tarafından tanıtıldığını yazar.

“Çiçek aşısı ile ilgili benim görüşüm isteniyor, bunun hakkında ne bildiğim; birkaç kelime söyleyeceğim. Eğer birisi çocuğunu aşılatmak isterse, onu hastalıktan yatağa düşmüş birisinin yanına götürür. Bu hasta kişinin püstüllerinin ise tam olgunluğa erişmiş olması gerekir. Daha sonra cerrah elin arkasına başparmak ile işaret parmağı arasına bir kesik atar ve en büyük ve içi dolu püstül sıkılarak yaranın üzerine bir miktar madde koyulur. Çocuğun elinin havayla temas etmemesi için mendil ile sarılır. Dört günün sonunda çocuğun ateşi yükselene kadar serbest bırakılır. Bundan sonra Tanrı’nın izniyle çocuğun üzerinde birkaç tane çiçek püstülü oluşur. Tüm bunları ailevi olarak doğrulayabilirim. Babam bizi, yani 5 erkek, 3 kız kardeşi çiçek olup yatan bir kızın evine götürdü ve hepimizi aynı gün aşıladı. Şimdi hepimizde yirmiyi geçmeyen püstüllerimiz vardı. Bu çok masum bir uygulamaydı ve aşılanan 100 kişiden iki kişi bile ölmemişti. Öte yandan doğal yollardan enfekte olanlardan 40 tanesi ölmüştü. Bu üstelik hiç kimsenin ilk ortaya nasıl çıktığını hatırlamadığı Trablus, Tunus ve Cezayir Krallıkları tarafından yapılan bir uygulamaydı. Bu sadece genellikle o bölgedeki kent sakinleri tarafından yapılan bir uygulama değil, aynı zamanda dağınık Araplar tarafından yapılan bir uygulamaydı da.”

Anna Ancher, En Vaccination, 1899

İstanbul’da bir İngiliz diplomatın eşi olan Lady Mary Wortley Montague, Türkiye’de yaygın olarak uygulanan bu aşılamayı çocukları üzerinde uygulatır.

“Bizim aramızda ölüme götüren ve yaygın olan çiçek hastalığı burada aşı adı verilir, bir buluşla yapılır. Tamamen zararsız bir şey olmuştur. Burada birtakım kadınlar var ki, bunu sanat haline getirmişlerdir. Yazın şiddetli sıcakları geçip de güzün Eylül ayında yaparlar. Şöyle ki, nice adamlar ahbabına haber gönderip aşılanmak ister misin diye sorarlar. Toplanıp kır gezintisine çıkarlar. On beş on altı kişi bir yere toplanınca bir ihtiyar kadın bir ceviz kabuğu içinde en iyi çiçek çıkarmış olanlardan birinin çiçeğinin cerahatini getirip hangi damarından aşılanmak istersin diye herkese sorar ve ona göre o damarı deler. Acısı ancak bir tırmık acısı kadar olabilir. Oraya iğnenin alabildiği kadar cerahati karıştırır ve üzerine bir yarım ceviz kabuğu kapatır ve bu suretle dört beş damar açar. Rumlar ekseriya mutaassıp olduklarından bir alınlarının ortasından, birer kollarından ve birer göğüslerinden açtırıp haça benzer aşılamayı adet haline getirmişlerdir. Ama bu aşıların birer parça izi kaldığından sonu pek fena oluyor. Bu bakımdan mutaassıp olmayanlar dizlerinden veyahut kollarının görünmez yerlerinden aşılatırlar.”

Jean-Étienne Liotard, Lady Montague in Turkish Dress, 1756

Ahmet Cevdet Paşa ise şunları yazar: “Osmanlı Devleti’nde elçi olarak bulunan İngiltere elçisinin zevcesi olan Leydi Montegü, Edirne’de bunun iyiliklerini görüp, hatta kendi çocuğunda da tecrübe etmişti. Buna dair 1130 hicrî senesinde (1718) İngiltere’ye bir mektup yazmış ve İngiltere’de de tecrübe edilerek iyilikleri görülerek olay her tarafa yayılarak Avrupa tıp adamları tarafından kabul edilerek onaylanmış ise de, böyle Allah tarafından gelen umumî bir ilaç yapmak Allah’ın emrine karşı gelmektir diye Papazlar tarafından karşı konulunca, önceleri Avrupa halkının çoğu aşıyı kabul etmeyip olur diyenlere de dinsiz gözüyle bakarlar, belki katimi vacip görürlerdi. Bunun üzerine Avrupa devletleri her kim evladını aşılatırsa bir miktar para vererek güzel bir davranışta bulunmuşlardı. Lakin sonra herkes aşının iyiliklerini görerek ve çiçek hastalığına karşı Allah’ın şifahanesinden lütuf ve ihsan buyrulmuş bir deva olduğunu itiraf ederek hepsi kabul edip, kendileri para sarfı ile çocuklarını aşılatmaya başlamışlardır.”

Cosola Demetrio, The Vaccination, 1894

1796’da çiçek hastalığının Avrupa’da doruğa çıktığı yıllarda, Edward Jenner adında İngiliz doktor, bazı sütçü kızların elle sığırlara dokunmalarından dolayı, çiçek hastalığının daha düşük bir şekli olan sığır çiçeği hastalığına yakalandığını fark eder; ayrıca çiçek hastalığına karşı dirençli görünürler. Jenner, bir sütçü kızın elindeki enfeksiyonlu sıvıyı alır ve sekiz yaşındaki bir çocuğa enjekte eder. Çocuk sığır çiçeği hastalığından hemen yatağa düşse de çabucak iyileşir. Jenner sonrasında çocuğa çiçek hastalığı enjekte eder ve çocuk hastalanmaz. Sığır çiçeği hastalığının, çiçek hastalığından da koruduğu sonucuna varır. Aşı, Latince sığır demek olan vacca (İngilizce aşı kelmesi Vaccine’dir) kelimesinden gelir. Böylelikle çiçek hastalığının aşısı bulunmuş olur.

Edward Jenner’ın “Inguiry Into the Causes and Effects of the Variolae Vaccinae” kitabından çiçek aşısı uygulaması

19. yüzyıl tüm dünyada bulaşıcı hastalıkların salgınlara yol açtığı bir dönemdir. İstanbul’da ilk kolera salgını 1831 yılında meydana gelir ve bu salgında yaklaşık olarak 6000 kişi yaşamını yitirir. 1865 yılında Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’ya da yayılan salgında, bir ay içinde 30 bin İstanbullu’nun yaşamını yitirdiği yazılır. Bu dönemde Sultan Abdülhamid, yabancı hekimlere çağrıda bulunarak salgınlarla mücadelede destek ister. Osmanlı İmparatorluğu’nda çiçek aşısı ilk kez 1840’ta isteğe bağlı olarak yapılmaya başlar ve 1868 yılında ise çıkarılan bir yasa ile doğumu takiben ilk üç ay içinde uygulanması zorunlu hale getirilir.

Osmanlı’da Avrupa ekolüne dayanan modern tıp kurumlarının kurulması da yine bu yıllara rastlar. 1887 yılında İstanbul’da, Kuduz Enstitüsü kurulur ve kuduz aşısı bulunduktan üç yıl sonra bu kurumda üretilmeye başlar. 1889 tarihinde ise çiçek aşısı üretim merkezi (Telkihhane) ve 1893 yılında ise Bakteriyolojihane-i Şahane kurulur; bulunduktan bir yıl sonra difteri serumu ülkemizde üretilir. Dünyada ilk tifüs aşısı 1915 yılında Dr. Reşat Rıza Kor ve Dr. Tevfik Salim tarafından üretilir.

Ernest Board, Dr. Jenner Performing His First Vaccination on James Phipps, a Boy of Age 8, 1796

Kişi ve grupların sosyal medya ve iletişim araçlarının etkisiyle büyük bir etki alanı oluşturmasıyla beraber, aşı redleri de gündeme gelir. Aşının, otizimle ilişkilendirilmesi nedeni ile kızamık aşısı karşıtı eylemlere ek olarak, 1970’lerde difteri-tetanoz-boğmaca (DTP) aşısı, suçiçeği aşısından sonra en çok tartışılan ikinci aşı haline gelir. O yıllarda bu tartışmalara zemin hazırlayan konu, 1974 yılında İngiltere’de yayınlanan bir makaledir. Makalede, Londra’da bir çocuk hastanesinde 36 çocuk üzerinde yapılan araştırmada, bu çocukların hepsinde DTP aşı uygulaması sonrası ilk 24 saat içinde nörolojik komplikasyonlar görüldüğü için DTP aşısı hedef gösterilmiştir.

1998 ve 2000 yıllarında The Lancet Dergisi’nde, Wakefield tarafından, aşı karşıtı hareketlerin alevlenmesine sebep olan iki çalışma daha yayınlanmıştır. İngiliz gastroenteroloji doktoru olan Andrew Wakefield, 12 çocuk ve genç erişkin üzerinde yaptığı araştırmada KKK aşısı ile otizm arasında pozitif bir ilişki olduğunu öne sürmüştür. Daha sonra, yayınlanan birçok çalışma MMR aşısı ve otizm arasında nedensel bir ilişki olduğunu reddetmiştir. Bu çalışmalar Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede büyük ses getirmiş ve aşıyı reddeden kişilerin sayısında büyük bir artışa neden olmuştur.

Kaynak
Aşılama ve Aşıların Tarihçesi – History of Vaccination and Immunisation, Entelektüelin Kutsal Kitabı – David S. Kidder, Noah D. Oppenheim, Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları – Cengiz Yakıncı, Türkiye’de Aşı Ve Serum Üretiminin Tarihçesi, Aşı Reddine Genel Bir Bakış ve Literatürün Gözden Geçirilmesi, Türklerde Çiçek Aşısı – Bilim ve Ütopya

Yorum Yap