Dünya Edebiyatı’nda İz Bırakan Tutkulu Aşk Mektupları

 Dünya Edebiyatı’nda İz Bırakan Tutkulu Aşk Mektupları

Franz Kafka (1883 – 1924) & Milena Jesenská (1896 – 1944)

Dünya Edebiyatı’na damga vurmuş Franz Kafka anadili olan Almanca ile yazardı yazılarını. Milena, bunları Çekçe’ye çevirmeye başlamıştı. Tanışmaları da bu sebeple olur. 1920’de Kafka verem olduğu için Meran’da dinleniyordu. Milena Viyana’daydı. Birbirlerini görmeden mektuplaşmaya başladılar. Dostça başlayan mektuplaşmalar kısa bir süre sonra tutkulu bir aşka döndü. Aslında bu aşk yalnız mektuplarda kaldı. Üç yıl sürdü mektuplaşmalar. İki ya da üç kez buluşabildiler. Kafka her buluşmadan sonra büyük bir günah işlemiş sanır, suçlu görürdü kendini, tiksinir, üzülür gene de özlerdi. Milena o sıralarda evliydi. Kafka da nişanlıydı.

“Seni sevdiğime göre, evet, seviyorum seni, anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz, dibindeki küçücük taşı nasıl severse, benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse, o küçük taş ben olurum bir gün, yeryüzünü de seviyorum demektir, sol omzunu da, hayır sağ omzundu önce, canım isteyince öperim de onu, aç biraz omzunu, n’olur? Sol omzun sonra gelir; sonra ormanda üstümdeki yüzün, gene ormanda aklımdaki yüzün ve çıplak göğsünde dinlenen başım. “Biz tek insan olduk bile” demekte haklısın, korkmuyorum da bundan ötürü, tersine, bu benim tek mutluluğum, tek böbürlendiğim şey, yalnız olmana da yüklemiyorum bunu. Sana borçluyum bunu Milena, onun için yanında çok rahat ve çok rahatsızım, onun için yanında çok çekingen ve çok özgürüm; bunu anladıktan sonradır ki, bütün öteki yaşamıma boş verdim. Gözlerime bak! Şu son satırlara delice bir şey katmak isterdim, çılgınca bir kıskançlık, ama sevin, korkma, yendim bu isteğimi.”

Victor Hugo (1802 – 1885) & Juliette Drouet (1806 – 1883)

Victor Hugo salt yazdıkları ve söyledikleriyle değil, aşklarıyla da ünlüdür. Karısı ve sevgilisi anlamasınlar diye, çapkınlıklarını İspanyolca kodlarla yazardı not defterine, örneğin cinsel beraberlik çan çalmaktı onun lügatında. Hugo’nun yaşamında vazgeçemeyeceği iki büyük aşk vardı: Karısı Adele ve elli yıl boyunca sevdiği Juliette Drouet.

İki kadın birbirlerini kabullenmişlerdi. Hatta Adele, diğer geçici ilişkileri de sineye çekmişti. Hugo, 1833’te Juliette Drouet ile beraber olmaya başladığında 11 yıllık evliydi ve Notre Dame’ın Kamburu ile çoktan dünya çapında ün kazanmıştı. Bir artist olan Juliette Drouet, daha önceleri de ünlü ve zengin erkeklerin metresiydi. Victor Hugo ve Juliette birliktelikleri süresince Yıldönümü Kitabı adını verdikleri kırmızı bir defter tutarlar. Bu deftere her yıl 16 Şubat 1833 tarihindeki ilk aşk gecelerinin yıldönümünü anmak için bir metin yazarlar. Juliette çok kıskançtı, onu da defalarca aldatmıştı ama çamaşırcılığını yapan hizmetçisi 23 yaşındaki Blanche Lanvin’i baştan çıkardığında artık dayanamamış, 67 yaşındaki Juliette onu terketmişti, üstelik de nereye gittiğini belirtmeden.

1873 yılı Eylül’ünde 71 yaşındaki Victor Hugo, Juliette’nin ayrılık mektubunu okuduktan sonra tek sözcük yazdı not defterine: “Felaket.” 20 Eylül’de “Bütün gün, umutsuz arayışlarla geçti” diye yazdı defterine. 21 Eylül notu, “Ruhum gitti.” Dört bir yana telgraflar çekiyor, mektuplar yazıyordu: “Ölmek istiyorum. Yüreğim kapkara. O yanımda değil artık. Işık yok. Üç gündür ne bir lokma yedim ne bir yudum su içtim. Falcılara gidiyorum, muğlak şeyler söylüyorlar. Ne olacağım ben?”

 

23 Eylül akşamı, arkadaşı Berru’den gelen bir telgraf’la Juliette, Brüksel’de olduğunu öğrendi. Hugo, arkadaşından Juliette’i dönmeye ikna etmesini istedi. 26 Eylül’de Juliette döndü. İki sevgili barıştılar. Hugo not defterine “Kabus haftası geçti…” diye yazdıktan sonra ekledi: “Çekmecesinde hamiline mahsus 120 bin Franklık bono vardı. Birine bile dokunmamış. Brüksel’e gitmek için, terzisinden 200 Frank borç almış. Canım Juliette!” Hugo, aşkı Juliette’e o çamaşırcı parçası Blanche’ı bir daha görmeyeceğine, kendi oğlunun başı üstüne yemin etti. Tabii ki kavuşmalarından iki gün sonra ise yine Blanche’ın kollarındaydı. Juliette ölene kadar, on yıl daha birlikte yaşadılar.

“Hatırlıyor musun sevgilim? İlk gecemiz bir karnaval gecesiydi, 1833 yılının Büyük Perhiz’i arifesiydi. Tiyatrolardan birinde bir balo vardı; aslında gitmek zorundaydık ama kaçırmıştık ikimiz de. (Yazmaya güzel dudaklarından bir öpücük almak için ara veriyor ve sonra devam ediyorum). Hiçbir şey, eminim ölüm bile silemeyecek bu anıyı hafızamdan. Şu anda o gecenin her bir anı tek tek geçiyor aklımdan ardı ardına, ruhumun gözü önünden geçen yıldızlar gibi. Evet, baloya gitmek zorundaydın ama gitmedin, beni bekledin güzellik ve aşk timsali masum meleğim. Küçük odan şahane bir sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda Paris gülüyordu, şarkılar söylüyordu, işitiyorduk; maskeler geçiyordu kahkahalar içinde. Büyük şölenin ortasında, biz kendi köşemize çekilmiş, bize özel tatlı bir kutlama yapıyorduk gölgelerin içine gizlenmiş. Paris’in sarhoşluğu sahteydi, oysa bizimki gerçek… Hayatını değiştiren o gizemli anı hiçbir zaman unutma meleğim. O 17 Şubat 1833 gecesi bir semboldü, sende gerçekleşen büyük ve ihtişamlı bir şeyin cisimleşmiş haliydi sanki. O gece kargaşayı, gürültüyü, göz kamaştıran sahtelikleri, kalabalığı dışarıda, uzakta bir yerlerde bırakıp gizemin, ıssızlığın ve aşkın içine attın kendini. O gece sekiz saat geçirdim yanında. Bu saatlerden her biri bir yıla bedeldi. Bu sekiz yıl boyunca, yüreğim hep seninle doluydu ve gördüğün gibi, bu yıllardan her biri bir asra dönüşse bile değiştiremeyecek hiçbir şey bu durumu.” (Victor Hugo, 17-18 Şubat 1841)

“Günaydın benim sevgili erkeklerim, bu sabah nasılsınız aşklarım? Biraz olsun uyuyabildiniz mi? (Hugo ve oğlunu kastediyor) Ben çok az ve çok kötü uyudum. Ne kadar rahatsız olduğunuzu düşünmekten gözüme uyku girmedi. Kapının açıldığını duyduğumu sanarak neredeyse saat başı uyandım. İlk kez gecenin bir vakti bana gelmeyeceğinden korktum ve gelmedin. Umarım seni kızdırdığım için değildir, benim zavallı sevgilim. Umarım gece biraz olsun uyuyabilmişsindir. Ah bir bilseydin sevgili Toto’m, seni tüm kalbimle, bedenimle seviyorum. Seni kelimenin tam anlamıyla seviyorum. Seni bu gece de görememek beni çok üzer, lütfen beş dakikalığına bile olsa uğramanın bir yolunu bul. Küçük meleğinle (oğlunu kastediyor) gecenizin nasıl geçtiği anlat. Seni beklerken çalışmaya ve seni sevmeye devam edeceğim. İyileş, kendini yorma ve lütfen sen de beni sev.” (Juliette Drouet, 3 Şubat 1836)

Stendhal (1783 – 1842) & Matilde Viscontini Dembowski (1790 – 1825)

4 Mart 1818, Stendhal’in deyimiyle mükemmel bir müzikal temanın başlangıcıdır; çünkü Matilde Viscontini’ye aşık olur. Ne var ki, karşılıksız bir aşktır. Dul, iki oğlu olan Matilde Stendhal’in aşkıyla ilgilenmez, hatta onun bu konudaki ısrarını anlamaz. Üstelik Matilde’nin kuzeni Carbonari (liberal, milliyetçi gizli örgüt) üyesidir; İtalya yarımadasındaki devletleri birleştirip İtalya Krallığı haline getirmek isteyen Risorgimento hareketinde bulunan bazı arkadaşları da Matilde’nin politik yanı olduğunu gösterir.

Matilde Toscana’ya iki oğlunu görmeye gider, Stendhal ayrılığa dayanamaz, kılık değiştirip yanına gider. Matilde onu o halde görünce çok sinirlenir, aşağılayan bir not yollar, Stendhal çaresiz kentten ayrılır. Milano’da gene görüşseler de, Matilde ona yüz vermez. Çok sık olmamak kaydıyla görüşmeleri devam eder.

1819’da başlayıp 1820’de tamamladığı ünlü deneme kitabı De l’Amour (Aşk Üzerine) işte bu aşkın ürünüdür. Yazar en mahrem duygularını büyük bir içtenlikle okurla paylaşmıştır. Stendhal kitapla, yaşadığı karşılıksız aşkı analiz etmeyi, bu yolla tutkusunu kontrol altına almayı, bir anlamda kendini iyileştirmeyi de hedefler. Bu süreç Stendhal’i edebiyat tarihinde, hatta aşk psikolojisini inceleyen bilimsel çalışmalarda en çok atıfta bulunulan kavramlardan birine götürür: Kristalleşme.

Stendhal’e göre aşkın aşamaları vardır: İlki beğenme, ikincisi, onu öpmek, onun tarafından öpülmek ne hoş olurdu düşüncelerinin egemen olduğu umut etme aşaması. Sonrası, aşkın doğuşu aşamasıdır. Sevildiğinizi hissettiğiniz anda, sevdiğinize olumlu özellikler atfetmeye başlarsınız; o mükemmeldir, hatta Tanrı’nın size bir armağanıdır. Stendhal’in bu sürece kristalleşme adını verir. Salzburg’daki tuz yataklarına yaptığı bir ziyaretten etkilenerek bu ismi verir.

Kitabından sonra 1821’de İtalya’yı terk edip Paris’e yola çıkmadan, Matilde’yi ziyaret eder, bu son görüşüdür. Matilde, dört yıl sonra, 1 Mayıs 1825’te 35 yaşındayken hayata veda eder. Kitaplarının kenarlarına not almayı seven Stendhal, Aşk Üzerine’nin üzerine daha sonra şu notu düşer: “1 Mayıs 1825 – Yazarın öldüğü gün.” Hayatının sonuna kadar da Matilde’yi unutamaz, onunla ilgili minik, çoğu zaman anlaşılması güç notlar yazmayı sürdürür.

“Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum. Sizse artık bana es­kiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var. Bu da sizinle birlikteyken içine düştü­ğüm, kendi kendime kızmama neden olan, ama bir türlü üstesinden gelemediğim sakar­lık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde, ama sizi görür görmez titremeye başlı­yorum. Sizi temin ederim ki başka hiçbir kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Öylesine mutsuz ediyor ki beni neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara karşın her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım var (…) Yarın gidiyorum. Sizi unutmaya çalışacağım eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme isteğine karşı koyamadım. Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yolları­nı aramak oldu.” (4 Ekim 1818)

Halil Cibran (1883 – 1931) & May Ziyade (1886 – 1941)

May Ziyade, Filistin’de Arap Edebiyatı’ndaki ilk kadın yazarlarından. Denemeler yazar, bir süre gazete yöneticiliği yapar, aynı zamanda kadınların özgürlüğünün aktif savunucusudur. Çocukluğunda ailece Lübnan’a, oradan da Mısır’a göç etmek zorunda kalmıştır. Halil Cibran ise Lübnan doğumludur, on iki yaşında ailece önce Boston’a sonra New York’a yerleşir. May Ziyade, 1912’de Halil Cibran’ın Kırık Kanatlar adlı kitabını okur ve özellikle kitaptaki Selma Karami’den etkilenir ve Halil Cibran’a mektup yazar. Uzun bir bekleyişten sonra Cibran’dan yanıt gelir. İşte o günden, Cibran’ın öldüğü 1931 yılına dek tam on dokuz yıl boyunca aralıksız sürecek olan mektuplaşmalar başlar. Edebi ve felsefi görüşlerin paylaşıldığı entelektüel sohbetler içeren bu mektuplaşmalar, giderek derin bir tutkuya ve aşka dönüşür. Uzun yıllar görmeden, sesini duymadan, mektuplarıyla hayatını dolduran Cibran’ın ölümünden sonra intihara bile kalkışır. Bu girişiminin ardından yakınları onu Mısır’dan alıp Lübnan’a götürür. Bir süre akıl hastanesinde kalır. 1941 yılında Kahire’de ölür.

”Sana karşı taşmalarım ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğunu biliyorum… Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum. Yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Tanrıya şükürler olsun ki, bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şimdi şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem.” (May Ziyade)

“May, aşkı bir amaç olarak görürüz, bir sona ulaşmada bir araç olarak değil. Sen bende yaşıyorsun ve ben sende, bunu sen de biliyorsun, ben de. Tüm insanlar içinde ruhuma en yakın olanı, yüreğime en yakın olanı sensin, ruhlarımız ve yüreklerimiz asla kavga etmez. Sadece düşüncelerimiz kavga eder. Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz. Ah May, aşktan korkma, aşktan korkma, gönül dostum. Acıdan, perişanlıktan, arzudan yana ne getirirse getirsin, ne kadar karmaşık ve şaşkın olursa olsun kendimizi ona teslim etmeliyiz.” (Halil Cibran)

Rainer Maria Rilke (1875 – 1926) & Lou Andreas-Salomé (1861 – 1937)

Lou Andreas Salome 1861 yılında St. Petersburg’da doğdu. Louise, Lou’nun gerçek adı. Salomé ailesi, başta baba Gustave Salomé olmak üzere önce Louise’in Rusça versiyonu olan Lyoyla’yı kullanmışlar, sonra zaman içinde Lyoyla, Lou’ya dönüşmüş. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okur.

Ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle 21 yaşındayken, annesi onu ılıman havası nedeniyle Roma’ya götürür. Yazar Malwida von Meysenbug annesinin arkadaşı olduğu için Roma’daki evine yerleşirler. Malwida bir devrimciydi ve ünlü iki filozof Nietzsche ve Paul Ree ile yakın arkadaştı. Ree, Malwida’nın evine geldiğinde Lou’yla tanıştı ve ilişkileri kısa sürede tek taraflı bir aşka dönüştü. Ree ona evlenme teklif etti, ama Salomé arkadaş kalmayı tercih etti. 1882 yılının Mayıs ayında tanıştığı Nietzsche’nin de aklını başından aldı, fakat hiçbir zaman onunla da beraber olmadı. Hatta Nietzsche’nin kadınlardan nefret etme sebebi olarak gösterildi. Nietszche’ye çok büyük acılar çektiren bu tek taraflı aşk hikayesi, Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında ve Lance Olsen’in Nietzsche’nin Öpücükleri adlı romanlarına konu oldu. Aşkın karşı cinse yönelik bir taşma hali olmadığını söyleyen Lou’ya göre, erotik sevgi halindeyken insan partneriyle değil, bizatihi kendisiyle doludur, partnerine değil kendisine sarılır, onunla bir olur. Ona göre aşk, kendi ölümü için uğraşır, sadakati reddeder, ama özgürlüğe de engel olur. Evlilik, sevginin katilidir. Ona göre arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır. Lou, 1887 yılında evliliğe karşı olduğunu söylemesine rağmen, Doğu tarihi ile ilgili çalışmaları olan Friedrich Carl Andreas’ın evlilik teklifine evet der, ama birlikte olmaz. Bu evlilik sırasında kocasının bilgisi dahilinde flörtlerine devam eder. Bunlar arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud da vardır.

Onca flörtüne rağmen ilk cinsel birlikteliğini Rilke ile yaşadığı söylenir. Onları yazar Jakob Wassermann tanıştırır. Rilke 21, Salomé 34 yaşındadır. Büyük Alman lirik şairi Rilke’yi büyüler ve ömür boyu unutamadığı aşkı olur, fakat Rilke ile de evlenmez.
Alman şairi Rilke’nin ömür boyu unutamadığı aşkı Lou Andreas-Salomé için “Herşeye kayıtsızca güvenen ve korku nedir bilmeyen bir sevecen olan, sıradışı bir kadındır.” der. Rilke en güzel şiirlerini onun için yazar.

Bir Tek Sensin, Sen

Geceleri ağlayarak
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?

Sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.

Sensin yalnızlığımın tek sebebi, tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
(Çeviren: Gülbahar Kültür)

Salomé de Rilke’ye şu dizeleri yazmıştır:

Kıyamete kadar olmak, düşünmek yaşamak
Tut beni sımsıkı kollarında!
Verecek başka bir mutluluğun yoksa
Acılarını ver bana..

Sigmund Freud hayran olduğu Salomé için şöyle der: “Korkunç bir zeka… Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”

“O zaman da hissetmiştim, bugün de biliyorum ki, seni kuşatan o sonsuz gerçek, o son derece iyi, büyük ve üretici dönemin en önemli olayıydı. Beni yüz yerimden aynı anda kavrayan o değiştirici yaşantı, senin varlığının büyük gerçeğinden doğuyordu. Daha önce, o aranan durumsayışlarım sırasında, hiç o kadar duymamıştım hayatı, o kadar inanmamıştım şimdiye, geleceği o kadar tanımamıştım. Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.” (Rilke)

 

Kaynak
Umut Özkırımlı – Milliyetçilik ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri Kitabı Giriş Bölümü, Mine Kırıkkanat – Milliyet Pazar, Salomé Yaşamı ve Yapıtları – Angela Livingstone

Yorum Yap