KANUNSUZ ŞEHİR

 KANUNSUZ ŞEHİR

Bölüm 1

Bulunduğumuz bölgede geçim genellikle ticaret, tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Deriden yapılmış yayığımız, bir sandığımız dönem şartlarına göre birkaç çömleğimiz, sabanımız vb. vardı. Doğal bir köy hayatı yaşıyorduk. Şubat aylarında hayvanların beslenmesi için göçere gidiyor- yaylaya çıkıyorduk. İzin aldığımız yerleşim merkezine yakın bir yere kıl çadırımızı kurup su ihtiyaçlarımızı sarnıçtan karşılıyor değişik dağlık bir bölgeye taşınmanın yeni insanları tanımanın, çiğdem, kenger gibi köyümüzde bulunmayan farklı besinlerle tanışmanın verdiği mutluluğu yaşıyorduk. Sezon sonu tekrar
köyümüze dönüyorduk. Dünyaya toz pembe bakan, hayali gerçekten henüz ayıramayan bir çocuk için farklı yerler görmek oldukça güzeldi. Yaşam koşullarımızı kendi kararımızla belirliyorduk. Ayrıca uymak zorunda olduğumuz, toplum yaşamını düzenleyen bazı kurallar vardı. Gelenek göreneklerimiz içinde bulunduğumuz şartlar, yaşadığımız sorunlar birtakım yasalar gerektiriyordu. Toplu yaşamın gerektirdiği kurallar DİN adı altında bize sunuluyordu. Yalan söylemenin, hakaret ve alay etmenin, kavga çıkarmanın, hırsızlık yapmanın ve toplumda hoş olmayan daha birçok fiili işlemenin GÜNAH olduğu bize öğretiliyordu. KURAN dan bahsediliyordu… ve büyük ilim sahiplerinden; Hz. İsa’dan Musa’dan İbrahim’den Yusuf’tan Muhammet’ten Hacı Bektaş’tan ve daha nicelerinden. Yasa içeren bu dini sohbetleri dinlemek güzeldi. Lakin bu yasalar gururumuzu, canımızı, malımızı garanti kapsamına alıyordu adeta. Evimize hırsız girmeyecek, eşyalarımız, hayvanlarımız çalınmayacak, kimse bizimle kavga çıkarmayacak ve daha neler… Küçücük kalbimle dua ediyor yaratıcı rabbe şükrediyordum. Yasalarla bizi garanti  kapsamına aldığı için. Kendimi güvende hissediyor yarınlara umutla bakıyordum. Yaz aylarında tüm işlerimizi yapmış kendimizi önce güze sonra kışa hazırlıyorduk. Önce güz gelecek havalar biraz soğuyacak ileriki aylarda yapraklar dökülecek, kış mevsimi tüm güzelliğiyle gelecekti. Gökyüzünde siyah bulutları görmeyi yağmurda ıslanmayı, şimşeği görmeyi, karın yağışını izlemeyi,
karla oynamayı, özlemle bekliyorduk.

Bir çocuk için kışın gelmesi eğlencenin, oyunun gelmesiydi. Kardan soğuktan üşümek gibi bir sıkıntımız yoktu. Kerpiçten yapılmış evimizde; kamış hasırımız, yün keçemiz, kıl kilimlerimiz, çeşitli hayvan derilerinden yapılmış, kış şartlarına uygun sergilerimiz vardı.
Tarla ve bağlardan topladığımız çalı çırpı, davar yataklarından ve ahırlardan topladığımız kermeleri yakacak olarak kullanıyorduk. Ailemizin ilk çocuğu 13 yaşına gelmişti 5 kardeştik, kardeşler arası yaş farkımız 1,5 veya 2 olacaktı. En küçük kız kardeşimiz Emine aynı zamanda evimizin en güzel sarışın
kızıydı. Bir gün evimizi farklı bir sevinç daha sardı. 34 yaşındaki dünyalar güzeli gencecik annemin hamile olduğunu öğrendik. Bundan daha güzel bir şey olamazdı. Yine bir güz sabahıydı hep birlikte sofrada olacaktık ancak küçük kardeşimiz Emine karın ağrısı şikayetiyle yemeğe katılmadı. Hastalanmak birkaç gün yatmak sonra iyileşip kalkmak sıradan bir şeydi. Öksürük ateş grip zatürre vb. türden
hastalıklarla kendi imkanlarımızla mücadele eder, papatya türü bitkisel otlarla ilaçlar üretir kullanırdık. Ancak birkaç günün sonunda iyileşeceğini beklediğimiz kardeşimizi kaybettik. 5-6 yaşlarındaydım. Bugüne kadar hayatında sadece mutlu olmuş, hayatın acı yüzünü görmemiş bir çocuk için bu ölümü kabullenmek oldukça zordu; ancak hayat devam ediyordu. Zaman en iyi ilaçtı sanki, vakit geçtikçe acıkan yemek yiyor, susayan su içiyordu, hüzünlü de olsa aile bireyli konuşuyor gülüyorlardı.

Yorum Yap