Bize Sevmek Yasak

 Bize Sevmek Yasak

Bir kelebeğim ben.

Üç günlük hayata,

dağ gibi aşklar sığdıran!

 

Ilık bir ilkbahar sabahı, güneş her zamanki gibi en güzel yeşilliklere bürünmüş ağaç yapraklarını bayramlıklarını giymiş çocukların saçlarını okşar gibi okşuyordu. Renkler kendi hallerine sanki İstanbul’un bahar aylarında dönüyorlardı. Çocukluğumdan beri bahar şiire çağırır beni. Güneş, yaprakları şefkatle okşayarak salınan rüzgar, artık nadir olarak ortalığa çıkma cesareti gösteren kelebekler… Gökyüzü bir cam fanus gibi duruyor Üsküdar’ın tepesinde.

Kız Kulesi umarsız bir genç kız gibi eteklerini ıslatan denizi umursamadan karşılıyor hayranlıkla bakan gözleri.

Bahar ayları bana hep doğumu anımsatır. Sanki sonbahar ve kışta içinde gizlediği tüm güzellikleri doğurmak için baharı bekler dünya. İki elimi yatağa bastırıp güç alarak    ayağa kalkmayı denedim.

Hayır, hasta değildim. Hastalık denemezdi buna elbette. Karnımdaki canlı, bahar ile beraber merhaba diyecekti dünyaya. Gergin karnıma dokunurken ellerim, bileklerimin ağrıdığını farkettim.

Zeynep Kamil Hastanesi’nin üst katındaki bu yüksek tavanlı oda, pencereden dışarı bakınca bana daracık bir kutu gibi göründü. Alnımı cama dayayıp, dışarıya baktım. Telaşsız insanlar sanki kendilerini bahar rüzgarına bırakmış, salınır gibi gidiyorlardı yollarına. Arabalar sessiz, ağaçlar kimsesizdi. İstanbul’a yukarılardan bakmak müthiş keyif verici bir şey. İzlendiklerinden habersiz olan insanları dakikalarca gözlemlemek de.

Hastanenin hemen karşısındaki parktan kendime birkaç insan seçip izlemeye koyuldum.

Bir çocuk, banka yığılıp kalmış annesine inat, bir enerji topu gibi zıp zıp zıplayarak dönüp duruyor. Annesi dalgın, denizlere açılmış bir eski tekne gibi gözleri boşlukta düşünüyor.

‘Acaba ne düşünüyor?’ diye geçirdim içimden. Yanlarından geçen genç bir çift, dikkatimi de beraberlerine alıp öteki banka götürdüler beni.

O kadar yakın oturdular ki, sanki bahar meltemi bile sızmasın diye aralarından özel çaba harcıyorlardı.

Gülümsediğimin farkına karnımdaki yaramazın attığı tekmelerden vardım. Kapının açıldığını ve içeri birilerinin girdiğini de farketmemiştim.

Beni hasret kanattı.

Sen de durma kan gayrı

Bahar geldi ve gitti

Beni kışla an gayrı!

Niçin her cümlesiyle beni hüznün o en derinlerindeki, nefesimi tıkayan yosunların arasındaki dünyaya çekiyordu bu adam?

Aşık gençlerin yüzümde bıraktığı tebessümü, bir damla gözyaşı yalayarak yanaklarımdan aşağı indi.

‘Özür dilerim seni hüzünlendirmek istemezdim. İçimden geldi aniden bu satırlar.’

Sağ elimin orta parmağının dışını burnumun altına dayayıp akan gözyaşı damlasını orada yakaladım.

Her zaman gösterdiğim tepkiyi gösterdim ve sustum.

Susmak benim için bir konuşma dili olmuştu ve bunu en iyi o biliyordu.

‘Pencereyi açmamı ister misin?’

Elbette sustum ve o elindeki poşeti içimi tuhaflaştıran hışırtılar eşliğinde yatağın başındaki komidine bıraktı.

‘İnsanlar ne kadar garip değil mi?’

Cümleyi pencereye, benim yanıma gelerek söylemişti. Bakışlarımı gençlerin bulunduğu banktan, kadın ile çocuğun olduğu yöne çevirdim. Ama tanıyordu artık beni.

‘Biliyorum sıkıldın artık bu odadan, bu hastaneden.’

Tebessüm ettim, çünkü iki defa üst üste susmam onu çok üzüyordu. Eliyle banktaki genç aşıkları işaret ederek;

‘Onlara sorarsak, bu an sonsuza kadar sürsün diyeceklerdir, eminim.’

‘Kesinlikle’ dedim. Tebessüm etme sırası ona gelmişti.

Pencereyi açtı, odaya temiz hava ile birlikte caddenin gürültüsü de doluştu…

Çocuk kızı bırakıp ayağa kalktı.

Birkaç adım attıktan sonra geri bakmadan elini uzattı.

Kız gülümseyerek nazlı bir kalkış yaptı, ardından aceleci bir kaç adımdan sonra çocuğa yaklaşırken, genç adam muzip bir gülümsemeyle beraber adımlarını hızlandırdı.

Aradaki mesafenin açılması beni heyecanlandırdı ve içimi burktu. Ancak genç kız inatçıydı ve koşar adım çocuğun peşinden giderken bağırdı:

‘Kenan bekle!’

Sarsılmıştım. Yüzünü bana çevirdiğinde, gözlerimden akan acıyı gördü, karşılıklı susmanın zamanı gelmişti…

Yorum Yap