BAHAR’IN DOĞUŞU

 BAHAR’IN DOĞUŞU

Yerdeki karlar, gökteki ayın ışığıyla birleşerek, muazzam bir tablo oluşturuyordu. Karların içinden incecik açılmış bir yolda, üç gölge ilerliyordu. Önde bir kadın, arkasında iki küçük kız çocuğu, kadının elindeki fanusun ışığı, bir yükselip bir zayıflarken, etrafı aydınlatıyordu. Ortada yürüyen küçük çocuğun, fener her sönecek gibi olduğunda gözleri kocaman açılıyor, arkasında yürüyen ablasına bakarak, varlığından emin olduktan sonra yürümeye devam ediyordu.
Adile Ebe’nin evine varmak üzereydiler. Pencereden sızan, zayıf ışığa doğru adımlarını hızlandırdılar. Önde yürüyen Hanım teyze önce ses vererek, sonra kapıya vurarak geldiklerini haber verdi. Adile, komşusu Hanım’ı ve iki kızı görünce, beklemelerini işaret etti. İçeri girip, başına geçirdiği eski bir ceketi omuzlarına salarak, “Berivan mı rahatsız?” diye sordu. Hanım teyze, “evet” diyerek birkaç espiri yaptı. Geldikleri yoldan hep beraber Berivan’ın evine doğru yürüdüler. Zeynep üşümüştü. Akıllı bir kız olduğu için, sesini çıkarmadan, üç gözlü evin, hol kısmında yanan ateşin başına geçip, ellerini ısıtıyordu. Ablası Gülistan koşuşturmaya başlamıştı. Ebe teyzenin ve Hanım teyzenin istediklerini odaya taşıyordu. Berivan kırk yaşlarındaydı. Bu onun on ikinci doğumuydu ama altı çocuğunu farklı yaşlarda kaybetmışti. Büyük oğlu Emir, Diyarbakır’da öğretmen olmak için yatılı okulda okumaya gitmişti. Onun bir küçüğü Rabia, başka bir
ilçeye aylar önce gelin gitmiş, babaları da Urfa merkeze tayin edilince, üç numara olan Alim, evin erkeği konumuna geçmişti.

Gülistan on yaşlarında, Zeynep beş yaşındaydı. Berivan’ın sancıları sıklaşmıştı, minyon bedeninin aksine, dirençli ve ağırbaşlı bir kadın olmasından dolayı, acısını sessizliğe vurarak, dayanmaya çalışıyordu.
Sancı çeker gece, doğurmak için şafağı; şafak sevdalıdır güne, ardında bırakmak için karanlıkları.
Adile ve Hanım teyzenin seslerinden, heyecanlandıkları anlaşılıyordu. Berivan’ın ızdırap dolu sesi, yan odadan duyulunca, yarı açık kapının eşiğinden Zeynep, annesine dayanamamış, kapıdan bakarak beklemeye başlamıştı. Hemen ardından, bir bebek sesi, üç odayı da doldurmuştu.
Her doğum, sancılı başlar.
Her ölüme, acıyla dökülür yaşlar.
Başlangıç ile bitişler arasında saklıdır,
Ya dikenli ya gelincik renkli yaşamlar.
Adile teyze, bebeğin göbek kordonunu kesip, bağlarken, Zeynep, yapılan işlemlere anlam vermeye çalışıyordu. Hanım teyze, bebeği giydirip, kundakladıktan sonra, Zeynep’e doğru uzatarak, “Bak, çok güzel bir kardeşin oldu,” dedi. Zeynep, bebeğin annesini üzdüğü için önce uzak durarak baktı sonra Hanım teyzenin, “İstemiyorsan, alıp bize götüreceğim, oğlumun kardeşi olsun,” deyince, bir çift karagözün kendisine bakışını görüp, aniden atılıp, bebeği sımsıkı kollarıyla sardı. Bu sarılış bir ömür boyu devam edecekti. On sekiz Aralık gece dokuz buçukta Bahar dünyaya gözlerini açmıştı.

Hayat kollarını açmış, “gel” diyor sanmıştım, tam tutunacakken, öğrendim ki rüyaymış yanılmışım.
Bahar’ın doğumundan birkaç gün geçmişti, babası eve gelmiş, Bahar’ın kulağına ezan ve kametle birlikte ismini üç defa
tekrarlamıştı: “İsmin Bahar,” demişti. Bahar’dan önce iki tane ablasına daha bu isim konulmuş ama onlar birkaç aylıkken vefat etmişlerdi. Kışın en çetin, karın en yoğun yağdığı yıllardan biri yaşanıyordu. Yerdeki karlar erimeden üzerine yeniden yağan karlar, esen poyrazla birlikte donarak, her taraf beyaz bir örtünün görüntüsünde kayboluyordu. Evlerin tavanına kadar yükselen karlardan dolayı kurtlar yiyecek bulmak için bazen köyün içine kadar giriyor, köylüler tüfeklerini almadan köyün yakınlarına bile çıkamıyorlardı. Soğuk kışların, sıcak uyanışları da olacaktı elbet. Karlı
günün, güneşle ışıldaması gibi…


Berivan günlerdir doğum yapmış olmasına rağmen bir türlü iyileşmiyordu. Doğumun ardından başlayan hemoroid hastalığı gittikçe ilerliyor, kanamalı hale dönüşüyordu. Sancıdan duramayacak günler, geceler yaşıyordu. Ne ev işlerini yapacak ne de ağıldaki koyunlara su ve yem verecek hali kalmıştı. Zaten sular donmuştu, bahçedeki karlar ateşte eritilip, hayvanlara içirilmek için kullanılıyordu. Doğum yapalı kırk gün geçmişti ama o hâlâ yeni doğum yapmış bir kadın gibi sancı çekiyordu. Bu hafta sonu eşi eve geldiğinde, ona bu koyunlar için bir çözüm bulmasını söyleyecekti. Hem hastalık hem hayvanlara bakmak, onun gücünü aşmıştı.

Berivan göçebe bir ailenin kızıydı. Evlenmeden önce, kıl çadırlarda, karacadağın eteklerinde yaşıyorlardı. koyun sürüsünün yanı sıra, develeri de vardı. Berivan, daha çocuk yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş. Hayatı dramatik bir film gibi bütün ömrünü karartmıştı.

Devamı Hadice Demir‘in Kaleme aldığı “Yağmur Uçan Kelebek” adlı eserinde.

Yorum Yap