Emrah Korkmaz – SEV(E)MEMEK

 Emrah Korkmaz – SEV(E)MEMEK

SEV(E)MEMEK

“İnsan ete kemiğe bürünmüş bir sevgi yumağıdır derdi rahmetli dedem.”

“Nasıl derdi? Senin deden dilsiz değil miydi oğlum?”

 

“Gözleriyle derdi. Ben anlıyordum onu. Hatta bir tek ben anlıyordum. O kadar çocuğu, o kadar torunu varken onu bir tek ben anlıyordum. Konuşmadığı halde gözlerinden anlardım ben her zaman. Çünkü güzel şeyler için bazı duyu organlarına ihtiyacımız yoktur. Tek ihtiyacımız olan kalbimizdeki sevgidir.”

“Sen nerden öğrendin böyle güzel konuşmayı?”

“Geçen sene koyunları otlatırken bir tane kitap buldum. Çoğu sayfası yırtılmıştı ama yine de okudum biraz, orada yazıyordu.”

“Keşke okusaydık Ahmet. Belki o zaman şehirde de yaşardık. Bak deniz ne kadar güzel.”

“Deniz güzel olmasına güzel de, biz niye buraya oturduk ki? Pahalıdır burası. Paramız yeter mi? Dört tane çay içtik.”

Kış güneşinin sıcaklığından faydalanmak için sahile gittiğim kafede, yan masada oturan iki gencin arasında geçen samimi konuşmalar bunlar. Yaşları on yedi on sekiz civarlarında, belli ki okumamışlar. Zannedersem ikisi de çoban. Samimiyetin, sevginin hala var olabileceği umudu bu iki gencin konuşmasından sonra yeşerecek oluyor yüreğimde. 

Kalkıp masalarına misafir olmak istiyorum ama içimde kocaman bir utançla vazgeçiyorum. Sonra tekrar niyetleniyorum. Yine utanç duygusu ağır basıyor. Hayır diyorum, gitmeliyim. Gidip biraz sohbet etmeliyim bu gençlerle ama olmuyor. Garsondan bir çay daha istiyorum. belki tekrar cesaretlenip gidebilirim diye. Çay geliyor. Garsonla biraz konuşmaya dalarken bir anda o iki gencin kalkıp gittiğini fark ediyorum.

İşte ben böyleyim. Yine yapamadım. İnsanlara karşı hep böyleyim. Hatta tüm canlılara da diyebilirim. Ben bir kediyi bile sevemem. Hep yalnızım. Öyle bir ağaçtan veya bir taştan olmadım elbette. Ben de bir anadan doğdum. Belki kardeşlerim, akrabalarım var. Ama ben hiçbirini tanımdım, hiçbirini görmedim.

Annem ben doğar doğmaz terk etmiş beni. Daha küçükken “insan ete kemiğe bürünmüş bir sevgi yumağıdır” dedikleri insan, sevginin zerresini bana göstermeden  terk etmiş beni. O yüzden ben herkese,  her şeye düşmanım. Kimseyle konuşamam, kimseyi sevemem. Yalnızım ve yalnız olarak öleceğim. Bundan hicap duymuyorum. Bilakis bazen gurur duyuyorum. Yalnız ve kimsesizliğimle mutluyum. Yani en azından bazen mutlu olduğumu düşünüyorum.

Ama bazen bir çay içerken veya yemek yerken yanımda biri olsa hiç de fena olmazdı dediğim de oluyor. Ama zannederim birinin olmasını  yalnızlığımı gidermesi için veya ruhuma iyi gelebileceği için istemiyorum. Yemek yapmak, bulaşık, çamaşır yıkamak oldukça güç geliyor artık bana. Tabi tüm bunları yapacak birini parasını vererek bulabilirdim elbette. Ama bunun için  param yok. 

Yetimhanede büyüdüğüm için devlet baba bana bir iş de verdi ama kazandığım hiçbir zaman yetmedi bana.  Her zaman maaşımı aldığımda daha ilk haftadan bitirirdim. Çünkü ilk hafta krallar gibi yaşamayı tercih ediyordum. Maaşımı alır almaz kasaptan iki kilo pirzola alır kendimi ödüllendirirdim. Sadece pirzola değil elbet daha güze şeyler de alırdım. Hatta bazen sırf bir taksiye binebilmek için uzak bir yere gezmeye gider sonraki haftalarda param olmadığı içi işe bile iki saat yürüyerek giderdim.

Son çayımı da içip biraz sahilde yürümeye koyuldum. Hava güneşli ama oldukça soğuktu. Tıpkı insanlar gibi. Yan masamda oturan gençlerin düşündüğü insanlar değil elbette. Bunlar benim düşündüğüm insanlar.  Belki de o gencin dedesinin dediği gibi doğrudur. İnsan ete kemiğe bürünmüş sevgi yumağıdır.

Ama ben öyle bir insan değilim. Hiç olmadım. Kendinden başka kimseyi düşünmeyen, değil bir insanı, bir çiçeği , bir böceği bile sevmeyen, kendi kabuğuna çekilmiş, herkesten her şeyden uzak, sadece yaşamış olmak için yaşayan biriyim. 

Sahilde yürüdükçe o iki gencin konuşmalarını duyuyorum sürekli. Sanki ikisi de kulağıma fısıldıyor gibi hissediyorum. Ama ben duymak istemiyor, hatta kulaklarımı tıkıyorum. İki adım atıyorum yine aynı sesler. Korkmaya ve koşmaya başlıyorum. Uzun bir süre koştum ve kaçtım. İnsan olmaktan kaçıyorum.  Birilerine karşı ufak da olsa bir şeyler beslemekten kaçıyorum. 

Hiç kimseyi, hatta hiçbir şeyi sevmek istemiyor, yaşamaya dair hiçbir şeye de saygı duymak istemiyorum. Kendi yalnızlığımda ve kendi dünyamda mutlu olmasam da yaşamak istiyorum. 

Bir süre sonra iyice üşüdüğümü hissediyor ve belki de dışarıdan daha soğuk olan  ama kirasını ödemediğim evime gitmek istiyorum. Her ne kadar dışarıdan soğuk da olsa en azından üstü kapalı ve evde bir tane de yorganım var. Biraz da olsa ısınmama yardımcı oluyor.

Eve doğru yürürken peşime takılan küçük bir köpek fark ediyorum. Belli ki acıkmış ve oldukça da üşümüş. İlk defa bir canlıya acıdığımı hissediyorum. Ama arakama bakmadan hızla yürüyorum. 

Yine kulaklarımda o iki gencin sesleriyle ve kafamda türlü türlü düşüncelerle uzun bir süre yürüdükten sonra nihayet eve varmıştım. Tam kapıyı açacakken peşimdeki köpeğin de benimle birlikte geldiğini fark ediyorum.

Kapıyı açar açmaz benimle birlikte o da içeriye giriyor. Hiç olmadık bir zamanda belki de hiç istemediğim halde hayatıma bir köpek ortak oluyor. Yalnızlığımı paylaşıyor. Hiç konuşmadan.

Emrah Korkmaz

Yorum Yap