İkinci Dünya Savaşı’nın Türk Edebiyatı’na Etkisi 2

 İkinci Dünya Savaşı’nın Türk Edebiyatı’na Etkisi 2

Mehmet Seyda, 1937-1944 yılları arasında önce memur, sonra asker olarak bulunduğu Zonguldak ve çevresindeki gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı 2 ciltlik Yanartaş adlı romanında, savaş sırasında Zonguldak’ta yaşanan pahalılık, piyasada bulunmayan temel gıda maddelerinden ve işçi ile memurların alım güçlerinin gittikçe azalmasından bahseder.

“Nüfus sayımı gününden 24 saat önce, ramazanlarda, yağışlı-karlı havalarda fırınların önünde kuyruğa giren, birbirleriyle itişip kakışan kadın, erkek, çoluk, çocuk, Birinci Dünya Savaşı’nda süpürge tohumu yiyen, çayı ya kırklama, ya kuru üzümle içen yaşlı kuşakların kalıtını taşıyorlardı. Başbakanlık bildirisiyle uyandılar, gözleri büsbütün açıldı; halk bunu, “Neyin sıkıntısını çekiyorsan birkaç kilo çoğunu almaya bak!”, vurguncu ise, “Ne bulursan depoya kaldır, sakla, yarın öbürsü gün fiyatını artırır, açıktan paralar kazanırsın!” biçiminde algıladı, yorumladı, uyguladı. Zonguldak’ta birçok maddelerin sıkıntısı baş gösterdi. Bakkallarda beyaz peynir bulunmuyor, bulunan iki kat fiyatla satılıyordu. Tereyağ hemen hiç yoktu, sade yağ fiyatları yükselivermişti; et ona göre, tavuk ve yumurta ona göre ayarlanmıştı. İşçi gündeliklerinde, memur maaş ve ücretlerinde denge kurma söz konusu değildi.” (Yanartaş)

 

İlaçlar da II. Dünya Savaşı Türkiye’sinde karaborsaya düşmüştür. İlacın yokluğu beraberinde salgın hastalıkları getirir. Büyük şehirlerin arka mahallelerinde tifüs salgını başlamıştır. Ölü sayısı gazetelere geçecek kadar fazladır. Aile geçmişinde savaş nedeniyle zorunlu bir göç deneyimi bulunan ve çocukluğu ve gençliği de dünya savaşlarının gölgesinde şekillenen Ayla Kutlu’nun, Bir Göçmen Kuştu O, romanının devamı niteliğinde olan 1998 yılında yayımlanan Emir Bey’in Kızları adlı eserinde açlık ve pisliğin beraberinde getirdiği şark çıbanı, verem, sıtma, trahom, raşitizm gibi hastalıkların yayıldığı belirtilir.

“Dört bir yanları yoksulluk, pislik, karanlık, hastalıklar –şark çıbanı, verem, sıtma, trahom, raşitik çocuklar– açlığını ölüm sınırında gezdiren ve sonra ortadan kaybolan insanlar, kavgalar ve oyunlarda hayal gücünden yoksunluktu. (…) Oysa arkadaşlarının önlükleri bile yok. Ayakkabıları çorapları, önlük içine giyecek entari, yahut göynekleri, oğlanların çoğunun pantolonlarının içine giyecekleri donları bile. Bazılarının pantolonlarının düğmeleri koptuğunda anneleri yenisini bulamamışsa, belinden iple bağlamışlarsa küçük kazalar oluşuyor, küçücük bir et parçası görünebiliyor.” (Emir Bey’in Kızları)

Savaşla birlikte vergiler de artar; ancak artan vergilerin yanında Varlık Vergisi gibi yeni uygulamaya giren bazı vergiler de bu dönemi anlatan eserlerde eleştirilir. Kemal Tahir Karılar Koğuşu’nda, Rıfat Ilgaz Karartma Geceleri’nde, Attila İlhan Yaraya Tuz Basmak’ta Varlık Vergisi’ni eleştirirler. Varlık Vergisi’ne yönelik en şiddetli eleştiri, Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri isimli romanında karşımıza çıkar.

II. Dünya Savaşı yıllarının ekonomik güçlüklerini aşmak için, özellikle gayrimüslüm ticaret erbabını hedefleyen Varlık Vergisi, ödenmediği zaman cezası Aşkale’ye sürgündü. Sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel yaşama da etki etmiş ve yaklaşık 16 ay süren Varlık Vergisi, devlete beklenilen geliri sağlamadığı gibi hem içerde, hem de dışarıda eleştirilere neden olmuştur. Varlık Vergisi, adil olarak uygulanmayan, ırk ve din ayrımına dayalı bir vergi uygulaması olarak maliye tarihine varlık vergisi faciası adı ile geçmiştir. Bu vergi, azınlıkların toplumsal yapımızdaki yerlerini ve işlevlerini önemli ölçüde etkilemiştir.

Bürokrasiden gelip siyasette başbakan yardımcılığı ve devlet bakanlığına kadar yükselen Yılmaz Karakoyunlu, Salkım Hanım’ın Taneleri romanında, baştan sona Varlık Vergisi’nin mağdur ettiği ailelerle, bir zamanlar bunların yanında çalışan veya Anadolu’dan gelip vergi zengini olan kültürsüz insanların hayatlarını anlatır.

“Servetin el değiştirmesi, mirasta da olur. Bir servet sınıf değiştiriyorsa, işte o zaman fırsat doğuyor demektir… Her şey altüst olur. Bütün kültürlerin ahlakını değiştiren olay budur.”

“Adalet, vergiyi az veya çok almak değildir; insana bütün haklarını teslim etmek sanatıdır…” (Salkım Hanım’ın Taneleri)

Savaş günleri için hazırlanan bir başka grup da dünyanın her yerinde her savaş döneminde olduğu gibi, savaş sayesinde daha fazla para kazanmayı hedefleyen karaborsacılar, vurgunculardır. Savaş öncesinde ve sırasında, zeytinyağı, pirinç gibi temel gıda maddeleri piyasada bulunmaz olur. Vurguncuların sayısı giderek artar. İstanbul’da savaş namına karaborsa hakimdir. Halide Edib’in Sonsuz Panayır, Reşat Enis Aygen’in Ağlama Duvarı, Refik Halit’in Bugünün Saraylısı, Samim Kocagöz’ün Onbinlerin Dönüşü, Faik Baysal’ın Rezil Dünya, Refik Halit Karay’ın Dört Yapraklı Yonca, Cevdet Kudret’in Havada Bulut Yok, Mehmet Seyda’nın Yanartaş, Muzaffer Arabul’un Çakrazlar, Attila İlhan’ın Bıçağın Ucu, Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri ve Sarı Yazma, Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek ile Namusçular adlı eserlerinde savaş sırasında vurgun yapanlardan bahsedilir.

II. Dünya Savaşı yıllarında Kayseri’de edebiyat öğretmenliği yapan ve adını Türk Edebiyatı’nda adını ilk kez Yedi Meşale grubunda duyuran Cevdet Kudret Solok, 1958 yılında yayımlanan Havada Bulut Yok adlı romanında Kayseri’de yaşayanların karşı karşıya kaldığı kıtlık, sefalet ve bu durumdan faydalanan savaş vurguncularını anlatır.

“Misafirleri görünce: – Bugün kimseyi almıyorum ya, siz başka, dedi. Paralar zerzemide (bodrum) nemlenmiş de, onları güneşlendiriyorum. Yere birkaç kilim serilmiş, kilimlerin üstüne yan yana, her değerde birçok kağıt para dizilmiş: beşlikler, onluklar, ellilikler, yüzlükler, beş yüzlükler… Hepsinin üstüne, uçmasınlar diye, birer taş parçası konmuş. On beş yaşlarında görünen bir erkek çocuk, yanda duran bir çuvaldan çıkardığı paraları dizinin üstünde düzelttikten sonra kilimin boş yerlerine koyuyor. Rüstem Ağa durumu açıklamak gerektiğini duymuş olacak ki: – Saklayacak yerim yok. Bankaya versem, savaş zamanı, ne olur ne olmaz. Çuvala doldurup zerzemiye koyuyorum. Orada da rutubetleniyor. Hani ara sıra güneşlendirmesem küflenecek. Gesili Kara Ali’ye gittim; dört tane kasası var köpoğlunun, “Birini bana ver,” dedim. “Hepsi ağzına kadar dolu,” dedi, vermedi. Bu zamanda kasa bulmak da zor hani. Savaş olunca zengin çoğaldı, piyasada kasa kalmadı.” (Havada Bulut)

Kemal Tahir, Körduman, Kelleci Memet, Bozkırdaki Çekirdek, Namusçular, Karılar Koğuşu ve Damağası romanları ile Dutlar Yetişmedi ve Marangoz Ahmet Çavuş öykülerinde İkinci Dünya Savaşı’nı değişik açılardan değerlendirilir.

Kemal Tahir’in 1967 yılında yayımladığı, Köy Enstitülerine’ne farklı bir bakış açısı getirdiği romanı Bozkırdaki Çekirdek’te, II. Dünya Savaşı’nı kahramanları aracılığıyla genellikle Türkiye’deki etkisi, sonuçları ve halkın yaşananlara bakışı ekseninde değerlendirir.

“Evet Apti Ağa, Türk sıvanmayınca hiç olmaz! Neden mi? Hitler efendimiz katıksız Türk kanındandır ve de Müslüman’dır sapına kadar… Savaşı açmadan önce, Bağdat’tan Basra’dan, Mekke’den Medine’den derin hocalar topladı başına… Ne bulduysa Kuran’da buldu! Kafkasya Türk’ünü, Mekke Arap’ını çekip çevirmeye hazır olun diye haber saldı Ankara’ya… Bunları bizim buyruğumuza verecek amma şartı var: Tekkeler selbes… Ezanımız Arapça’ya dönecek ters yüzü, karılar örtülecek! Kısası: Ya Şeriat ya ölüm! Çünkü Müslüman’a dönecek dolaplar, gâvura çıfıta ekmek yok. Karısı kızı dilerse cariye girer İslam evlerine… Oğlu, kocası hizmetkâr durur yanımızda… Şuncacık ekmek atarsak atarız akşamdan akşama önlerine o kadar…” (Bozkırdaki Çekirdek)

 

Kaynak
Türk Romanında II. Dünya Savaşı Dönemi Almanya’sı İmgesi, Faik Baysal’ın Romancılığı, Varlık Vergisinin Türk Romanında Yansıması, Ayla Kutlu’nun İki Romanında Dünya Savaşları, Kemal Tahir’in Romanlarında Ve Hikayelerinde İkinci Dünya Savaşı, Tarihe Alternatif Romanlar: İkinci Dünya Savaşı’nın Türkçe Çağ Romanlarında Temsili, Türk Romancısının Gözüyle İkinci Dünya Savaşı

Yorum Yap