Ölümü ve yaşamı taşlara işleyen Heykeltıraş: Akram Saffan

Savaşın ülkesindeki tahribatından sonra büyük zorluklar ile Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Heykeltraş Akram Saffan yaşadığı trajediyi taşlara işliyor. Saffan; eserlerinde “Sürrealist” bir tarzda ölümü, yaşamı, acıyı ve sevinci anlatıyor. Yaklaşık Beş yıldır Şanlıurfa’da heykeltıraşlık yapan Saffan, gerek Suriye’de gerekse Türkiye’de sanatını icra edebilmek için yaşadığı zorlukları Edebiyat Kulisi’nden Abdurrahim Aydın’a anlattı.
 Ölümü ve yaşamı taşlara işleyen Heykeltıraş: Akram Saffan

Özel Haber: Abdurrahim Aydın

Savaşın ülkesindeki tahribatından sonra büyük zorluklar ile Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Heykeltraş Akram Saffan yaşadığı trajediyi taşlara işliyor. Saffan; eserlerinde “Sürrealist” bir tarzda ölümü, yaşamı, acıyı ve sevinci anlatıyor. Yaklaşık Beş yıldır Şanlıurfa’da heykeltıraşlık yapan Saffan, gerek Suriye’de gerekse Türkiye’de sanatını icra edebilmek için yaşadığı zorlukları Edebiyat Kulisi’nden Abdurrahim Aydın’a anlattı.

Görsel sanatın en cazibeli ifadelerinden biri olan heykel sanatı, insanlığın varoluşundan günümüze kadar gelmesi ile heykelin insanlar üzerindeki etkisini ortaya koyuyor. İnsanlığın yaşam döngüsüyle ilişkili olarak ilk göze çarpan sanatlardan biri olan heykel; doğum, yaşam,  ölüm, aşk, iktidar, hırs, nefret ve inançlar gibi insan hayatı ile ilgili birçok şeyi içinde barındırmaktadır.

 

İlkçağ uygarlıklarından günümüze, sanatın tüm alanlarından daha etkin olan heykellere hala sıkça rastlanmak mümkündür.

Görsel sanatların önemli kaynağından biri olan heykel; mitolojilerde ortak dil, kültürel öğeler içinde yer almış, İlk insanların mağara duvarlarında, eski Mısır inançlarında, eski Roma’da, Yunan Mitolojinde, Mezopotamya da heykeller ön plana çıkan ortak dil, görsel anlatım şekli olmuştur.

Heykeller dünyanın varoluş hikâyesini çoğu zaman karşımıza betimleyerek çıkarsa da, günümüz dünyasında insanların bazen dinsel bir objesi, inanç abidesi olmaya devam ediyor. Heykeller birçok dinde kutsal sayıldığı gibi bazı dinlerde de ise günah sayılmakta.

Sanat ve Zanaatın birleştiği bir dil olan heykel; bir şair’in şiiri gibi, ressamın çizdiği resimler gibi, yazarın yazdığı kitaplar gibi duyguyu, yaşanmışlıkları, hüznü sevinci, ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi bütünleştiriyor.

Günümüzden yaklaşık 12 Bin yıl önce inşa edilen Şanlıurfa’daki Göbekli tepe kazılarında çıkarılan heykeller, heykelin ve heykeltıraşlığın geçmişini özetler nitelikte. İşte bu çizginin bütünleşmesinde büyük çaba harcayan, yaşamını, yaşadıklarını, acısını ve sevinçlerini taşlara  yontarak şekillendiren Heykeltıraşlardan biri de Akram Saffan.

Saffan ile yolumuz heykelin ana vatanı sayılan Şanlıurfa’da kesişti. O yaşanmışlıklarını taşlara yontarken 12 Bin yılık bir tarihten, dillerin ve dinlerin cazibesinden aldığı ilhamın yanı sıra, Suriye’de yaşadığı savaşın onda ve halkında bıraktığı derin tahribat duygusunu eserlerinde işliyor.

 

 

Yaşamının 53 Yılının 35 Yılını sanata adayan ve sanatını sürdürebilmek adına onun tabiri ile; “ölümler vazgeçiremedi beni sanatımdan ”şeklinde ifade ediyor kendini. Çünkü Saffan sırf Heykeltıraş olduğu için DAİŞ tarafından rehin alınmış, işkence görmüş ölümle tehdit edilmiş.

Akram Saffan Suriye’nin Deyr El Zor kentinden Beş yıl önce Türkiye’ye gelmiş. Şu An Şanlıurfa’da yaşıyor. Onun yaşadıkları diğer birçok savaş mağdurlarına nazaran benzerlik taşısa da Saffan çok daha zor şeyler yaşamış.

Saffan; Deyr El Zor’da yaşarken bir sabah bombardımanlar ile uyanmış. Önce Annesini kaybetmiş sonra ise Kız kardeşini. “Onları gömerken yüz ifadeleri gözümün önünden gitmiyor” diyor Saffan.

Gömdüğü sadece Ailesi değil Saffa’nın. Yıllarca emek verdiği eserlerini de gömüyor evinin bahçesinde kazdığı çukura. Heykellerini gömdüğü yerin adı bizim tabirimizle çukur, Saffana göre mezardı. “Çünkü yaşanmışlıkların taşlara, tuvale işlenmiş insan sureti idi eserlerim. Onları kaybetmek acı verdi.”diyor.

 

 

Saffan, parçalanmış birçok cansız bedenin bakışına şahitlik etmiş. Kiminin gözleri kapalı, kiminin açıktı. Heykellerin de bu ifadeleri görmek mümkün. Yaptığı birçok esere ise gördüğü cansız bedenlerin duygusunu işlemeye çalışmış.

“Bir insan cansız bedenlerin duygusuna duygudaşlık kurabilir mi” diye soran Saffan;  “Ben bunu yapıyorum” diyor ve ekliyor; “ Acıyan yaramızın kanaması durmuyor çünkü. Yaşamın her alanın da ölüm ve yaşam aynı çizgide. Fakat önemli olan yaşamı kutsal kılmak. Hüzünlüyüm ama bir o kadar da gururlu. Çünkü Ülkemdeki trajediyi bir şekilde dünyaya duyuruyorum. ”

Akram Saffan’ın “Savaşın ve ölümün ülkesi” olarak tabir ettiği Suriye’den ayrılması da kolay olmamış. Günlerce süren yolculuğunu ve yolunun üzerinde yaşadığı trajik hikâyesini şöyle anlatıyor;

“İlk zamanlar Deyr El Zor’dışına çıkmam kolay olmadı. Günlerce çatışmaların ortasında kaldım. Oradan ayrılmadan en yakınımdaki insanların mezarlarını kazdım. İnsanların yüz ifadelerinde ölüme, korkmuşluğa ve çaresizliğe şahit oldum. Fakat hiçbir zaman unutamayacağım ve hiçbir zaman gözünün önünden gitmeyen son şey, sokak ortasında bir hafta boyunca cesedi bekletilen bir kadını taşırken şahit olduğum şeydi. Çünkü kadını kaldırırken kadının karnındaki ölmüş bebeğin yere düşmesine şahit oldum. Günlerce açlık çektim. Kan sıçramış ekmeği yemek zorunda kaldım” diyerek sözlerini sürdüren Saffan; Savaşın yoğunlaştığı Deyr El Zor’dan çıkmak için rejim güçlerini rüşvet vermek zorunda kaldığını belirtiyor. Günlerce süren yolculuktan sonra Rakka’ya varmış. Rakka onun için Türkiye’ye geçiş yoludur. Fakat burada da DAİŞ’in zulmüne maruz kalmış. Kimse tarafından tanınmadığı düşüncesi ile rahat davranmış önceleri fakat DAİŞ’lilerden biri Saffan’ı tanımış. Ve saatlerce “kâfir olduğu” iddiasıyla işkencelere maruz bırakılmış. Nedeni ise Saffan’ın yaptığı işin yani Heykeltıraşlığın günah olduğu iddiası.

Saffan, yaşadıklarından dolayı duygulu bir ses ifadesi ile yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor ve ekliyor; “Ben tutuklandıktan sonra gözlerimi kapatıp beni bir odaya kilitlediler. Saatlerce ağza alınmayacak küfürlere, hakaretlere ve işkenceye maruz kaldım. Tamda beni öldüreceklerinden emin olduğum anda bir mucize oldu ve uçaklar bulunduğum bölgeyi bombaladı. Bu bombardımandan istifade ederek fırsatını bulup kaçtım oradan. Türkiye sınırı yakınlarında bir kasabaya geldim. Burada insan kaçakçığı yapan bir gurupla tanıştım. Bir kaç yüz metre ötesi Antakya’ya geçmem için binlerce dolar istediler benden. Fakat ödeyemedim. Bunun için ise saklanmam gerekiyordu. Üç gün boyunca bir odada aç ve susuz kaldım” diyerek duygularını ifade ediyor.

Akram Saffan Zorlu yolculuğun ardından nihayet Antakya’ya geçmeyi başarmış. Oradan da Şanlıurfa’ya gelmiş. Şanlıurfa’da yakınlarının yardımıyla bir ev tutmuş. Önceleri sanatını icra edememiş. Geçimini sağlamak için ise aylarca inşaatlarda sıva, badana ve alçıpen işlerinde çalışmış.

Aylarca bu işi yaptıktan sonra heykeltıraşlık işini yapabilmesi için kendine ortam oluşturmuş ve küçük bir atölye kurarak eserlerini burada üretiyor artık.  Saffan yaptığı heykelleri ve diğer eserlerini; “insan suretinin Sürrealist anlatımı” olarak tanımlıyor. “İçinde Ölüm ve ölüm korkusunun yüz ifadesi, yaşam ve yaşama sevincine hasret insanlar var” diyerek devam ediyor;  “Bunları yaparken çok acı çekiyorum. Fakat yanı sıra sanatımı icra ettiğim için insanların beğenisi beni gururlandırıyor. Yaptığım heykellere sadece heykelmiş gibi bakılmasını istemiyorum. Çünkü onlar yaşanmışlıkların birer ifadesidir. Savaşın kirli yüzüdür. Savaşın yarattığı tahribata şahit olmamdan kaynaklı çekilen acıları yaşamış biri olarak ve benim gibi bunu yaşayanların hayatlarına şahitlik etmemden dolayı, yeryüzündeki bütün silahların yok edilmesini isterim. İnsan yeryüzünün en kutsal varlığıdır. Herkese tavsiyem çocukların ölmediği bir dünyanın inşası için çabalamasıdır.”

Akram Saffan’ın eserleri son iki yıl içinde gerek Türkiye’de ki, gerekse yurt dışındaki sanat camiası tarafından beğeniyle takip ediliyor. Öyle ki;  Eserleri başta Mardin ve Şanlıurfa olmak üzere birçok Müze’de, Üniversitelerde sergilenmiş. Diyarbakır’da Antalya’da ve İzmir’de açtığı sergilerde sergilenerek, yurtdışındaki birçok ülkeden gelen sanatseverlerinin takdirini toplamış.

Akram Saffan; Sanatseverlerin ilgisini çektiği gibi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilgisini de çekmiş. Kısa bir süre önce Bakanlık tarafından Ankara’ya davet edilerek, Kültür ve Turizm Bakan yardımcısı Serdar Çam ile bir araya geldi. Burada Saaffan’ın sanatsal faaliyetleri ele alınarak Bakanlığın desteği ile Saffan’a sunulabilecek katkılar konuşulmuş. Eserlerini ulusal ve uluslar arası düzeyde tanıtmak isteyen Akram Saffan; “Ya sağ kalacağız, ya da öleceğiz” şiarıyla çıktığı bu yolda yaptığı sanatla başta Suriye’deki olmak üzere, yaşanmış bütün savaşların acısını dağlara, taşlara işlemek istediğini dile getiriyor.

Yorum Yap
Yapılan Yorumlar
1
  • Şairin sesi
    Şairin sesi
    ziyaretci
    8 ay önce

    Sanat karanlığı aydınlatır

    Cevapla
    6