Orhan Pamuk’un 10 Önemli Kitabı ve Seçilmiş Alıntıları

 Orhan Pamuk’un 10 Önemli Kitabı ve Seçilmiş Alıntıları

Nobel Ödüllü edebiyatçımız Orhan Pamuk’un 10 önemli kitabını ve kitaplarından seçtiğimiz alıntıları sizler için derledik. Paylaşmak istediğiniz başka Orhan Pamuk alıntıları var ise yorumlar bölümünde paylaşabilirsiniz.

1. Cevdet Bey Ve Oğulları (1982)

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları’nda 1905 Abdülhamit’in son günlerinden 1970’li yıllara kadar yaşanan toplumsal değişimi anlatır. Bu ilk klasik gerçekçi tarzdaki eseri, ona hak ettiği ünü getiren ilk romanıdır. Nişantaşlı bir ailenin üç kuşak boyunca serüvenlerini anlattığı  bu kitapta bireylerin yaşam algıları ile bu değişim arasındaki ilişkinin, onların yaşamlarını ve iç dünyalarını nasıl etkilediği anlatılmaktadır.

 

Yüzyıl başında İstanbul’da Abdülhamit’in son yıllarında küçük dükkan sahibi ilk Müslüman tüccarlardan Cevdet Bey’in tutkusu hem işlerini büyütmek, zenginleşmek, hem de Batılı anlamda çağdaş, modern bir aile kurmak. 1979’da Milliyet Roman Ödülü’nü Mehmet Eroğlu’nun Issızlığın Ortasında romanı ile paylaşır. 1983’te ise Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alır.

“… Cumartesi saat bire doğru Nişantaşı meydanı cıvıl cıvıldı. Trafik tıkanmıştı. Caddenin ortasında bir polis elini kolunu sallıyor, düdük çalıyordu. Bir troleybüsün boynuzu telden kurtulmuş asfalta doğru eğilmişti. Açılan kapıdan şoför çıkıyor, üniformalı iki lise öğrencisi ona bakıyordu. Karşı kaldırımda çingeneler sepetleriyle dizilmiş çiçek satıyorlardı. Dolmuş durağının ince sesli değnekçisi birisine sesleniyordu. Ayakkabı boyacılarının üçü de müşteri bulmuştu. Galiba fazladan, bir de bekleyen müşteri vardı. Şık bir kadın cumartesi alışverişinden dönüyordu. Mini etekli bir genç kız bir butik’in vitrinine bakıyordu. Nişantaşılılar için belediye tüzüğünde gösterilenden daha beyaz ekmekler satan bir kaçak ekmekçi sepetin üzerine örtüsünü sermiş troleybüsün boynuzuna bakıyordu. Yanında tombalacı vardı. Köpekli bir kadın önlerinden geçiyordu…”

2. Sessiz Ev (1983)

Orhan Pamuk’un ikinci romanı Sessiz Ev, üç kardeşin Cennethisar’da yaşayan babaannelerinin evinde geçirdikleri bir haftalık tatil boyunca hem kahramanların o sürede yaşadıklarını, hem de geriye dönüşlerle bir ailenin üç kuşağını anlatır. Orhan Pamuk, bu romanı ile okuyucunun gözleri önünde birçok farklı karakterin gözünden bir dönemin portresini çiziyor. Romanda, 1980’lerdeki sağ-sol çatışmaları, onun öncesindeki din-bilim çatışmaları; kısacası Cumhuriyet sonrası Türkiye’nin yaşadığı sorunlar, içine girdiği kaos belirgin bir şekilde gözlenir.

Sessiz Ev’in , siyasi bir roman olmadığı söylense de, dikkatli bir okumayla  romanın içerdiği siyasi öğeleri yakalamak mümkün. Geleneksel roman özellikleri taşıyan Cevdet Bey ve Oğulları’ndan farklı olarak modern bir romandır. Romanda geçen olaylar, beş farklı kahramanın gözünden, tarafsız bir şekilde aktarılır. Sessiz Ev’de bir neslin hikayesi anlatılır aslında, Selahattin ile Fatma’nın imkansız ilişkilerinin doğurduğu imkansızlıklar içinde ortaya çıkmış insanların hikayesi. Pamuk,  bu romanını ilk romanından farklı yazar, bilinç akışı tekniğini kullanır. Roman, 1984 Madaralı Roman Ödülü ve 1991 Prix de la Découverte Européenne (Avrupa Keşif Ödülü) kazanır.

“Aramızda gizlenmesi gereken bir kopukluk vardı da sanki birbirimize sarılarak bunu örtbas etmek istiyorduk.”

“Sustular. Bu sefer anlaşamadıkları için değil, anlaştıkları şeyin anlaşamazlıkları olduğunu anladıkları için memnunlar sanki. Birlikte karşılıklı iki kişi susarsın da bazan karşılıklı konuşmaktan daha anlamlı olur bu suskunluk. Öyle biri olsaydı, öyle bir arkadaşım benim de…”

3. Beyaz Kale (1985)

Beyaz Kale, Orhan Pamuk’un üçüncü romanıdır. Bunun yanı sıra, yazarının zor okunur ve anlaşılmaz sıfatlarıyla anılmakta ünlü romanlarının da ilkidir. Beyaz Kale Venedikli bir tüccarın kendisine fiziksel olarak çok benzeyen fakat karakter olarak çok ayrı olduğu Hoca’yla arasında geçen psikolojik savaşı anlatan bir roman. Arka fonda ise 1600’lü yılların ikinci yarısındaki IV. Mehmet padişahlığındaki Osmanlı İmparatorluğu var.

Romanın geçtiği zamanın bu kadar eskiye dayanması romanın tarihi bir roman olduğu kanısını uyandırmakla beraber, kitabın ilerleyen safhalarında aslında romanın tarihi gerçekleri anlatmak gibi bir kaygısının olmadığı; asıl amacın bu iki karakter arasındaki psikolojik savaştan yola çıkarak okuyucuyu bazı noktalar üzerinde düşünmeye ittiği  görülüyor. Pamuk’un Beyaz Kale’de ilk işaretlerini verdiği postmodern roman anlayışı, daha sonraki romanı Kara Kitap ile sıçrama yapar. Aslında bir geçiş dönemi eseri olan Beyaz Kale açık bir biçimde kendinden önce yazılan Sessiz Ev’e bağlıdır ama  birçok bakımdan da farklı bir metindir.

Beyaz Kale için Fuad Carım çevirisi Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati adlı, 16. yy’da Türkler’e esir düşen bir İspanyol’un anılarını anlatan kitaptan, intihal olduğu söylentisini de not düşmemiz gerekir.

“Kendi kişiliğimin benden ayrılıp Hoca’nınkiyle, Hoca’nın kişiliğinin de benimkiyle biz farkına varmadan birleştiğine, Padişah’ın da, bu düşsel yaratığı yerli yerine yerleştirerek bizleri, bizden daha iyi tanıdığına inanasım geliyordu.”

“Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan, kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi.”

4. Kara Kitap (1990)

Orhan Pamuk’un  yayınlandığı andan itibaren üzerinde çok konuşulan kitabı Kara Kitap, Türk romanında kendi olma sorununa getirdiği farklı bakış açısı ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celal Salik’in köşe yazıları, bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir.

On yedi bölümden oluşan eserde, her kısmın başında anlatılacak konuyu tamamlayan epigraflar bulunmaktadır. Metin içinde özellikle Doğu anlatılarına çok fazla gönderme yer alır. Orhan Pamuk da postmodern bir anlatı görünümünde olan Kara Kitap adı eserinde Hüsn-ü Aşk’ı örnek almakla kalmamış, esere birebir gönderme ve atıflarda bulunmuştur. Ayrıca kitapta Mevlana’nın Şems-i Tebrizi’yi Şam sokaklarında araması ile Galip’in kendisini terkeden karısı Rüya’yı İstanbul karmaşasında araması bir paralellik göstermektedir. Bu yolla sanatçı, Doğu mirasının güzellik ve zenginliğini ortaya koymuştur.

Kitap üzerine bir sürü olumlu, olumsuz eleştiri yapılmıştır. Hatta Tahsin Yücel’in Orhan Pamuk’un Türkçe’yi kullanması ile ilgili ağır eleştirileri vardır.

“Severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. Birden çıkan lodosla karların eridiği ve İstanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin Uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. Çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. Dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim.”

5. Yeni Hayat (1992)

Tesadüfen keşfettiği ve kendisinin tesadüf sandığı bu keşfin aslında bir kurgudan ibaret olduğunu sonradan öğrendiği bir kitabı okuyup, kitabın kendisine vadettiği yeni hayatın peşine düşen ve tüm hayatı değişen bir üniversite öğrencisinin yolculuğunu anlatıyor Yeni Hayat… Kitabın karşı konulamaz ışığı, kitabı onunla tanıştıran Canan’a aşık oluşu ile iyice güçleniyor. Yeni Hayat bir arayış kitabı ve aslolanın da bu arayış yolculuğu olduğunu anlatıyor. Yolculuklar, trenler, otobüsler, kazalar, kumpaslar, siyasi kaygılar, sorular, yanlış cevaplar, hüzün, keder, aşk, kıskançlık, kaybediş, arayış, keşfediş var bu kitapta. Büyük umutlar, yanlış hesaplar, korkular, umutsuzluklar, her şeyin başladığı o noktaya ulaşmaya çalışırken aslında başa dönüş, kendine dönüş var. Pamuk Yeni Hayat için “En zor kitabım” der.

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın basındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım.”

6. Benim Adım Kırmızı (1998)

Pamuk, bu altıncı romanını, eğlenceli ve iyimser bir eser olarak değerlendirir. Benim Adım Kırmızı adlı roman çok beğenilmiş ve otuz iki dile çevrilmiştir. Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü’nü almasında bu eserinin de payı olduğu bir gerçektir.

Roman, 1591 yılında Osmanlı nakkaşları arasında geçen mücadeleleri ve unutulmaya yüz tutan minyatür sanatını anlatmaktadır. Benim Adım Kırmızı, cinayete kurban gitmiş bir saray nakkaşının kendi ölüm hikâyesini anlatması ile başlar. Romanında tüm kahramanlar, kendi ağızlarından ve birbirlerinin ağızlarından okuyucuya her yönleriyle tanıtılmaktadır. Roman kahramanları birer sahne sanatçısı gibi sırayla sahne alarak kendilerini anlatırlar. Pamuk, popüler okura hitap eden polisiye ve cinsellik ağırlıklı bir boyutu, Benim Adım Kırmızı’da daha belirgin bir biçimde kullanır. Roman hem klasik hem de modern romana ait unsurları bünyesinde barındırır.

Pamuk, romandaki başnakkaşı yazarken, 16. yy’da yaşamış minyatür sanatçısı Nakkaş Osman’dan esinlenmiştir. Roman 2003 yılında İrlanda’nın ünlü IMPAC Dublin Literary Award Ödülü’nü kazandı.

“Nakıştan önce bir karanlık vardı ve nakıştan sonra da bir karanlık olacak. Boyalarımızla, hünerimiz ve aşkımızla Allah’ın bize, görün, dediğini hatırlarız…. Büyük üstatların resim aşkı, renklerin ve görmenin karanlıktan yapıldığını bilip, Allah’ın karanlığına renklerle dönmeyi ister. Hafızası olmayan ne Allah’ı hatırlar, ne de onun karanlığını. Bütün büyük üstatların resmi, renklerin içinde, zamanın dışındaki o derin karanlığı arar.”

7. Kar (2002)

Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika’da 2004 yılında yılın en iyi 10 kitabından biri olarak seçilmiştir. 12 Ekim 2006 tarihinde ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi, basın bildirisinde şunları yazmıştır:

“2006 Nobel Edebiyat Ödülü ‘Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan’ Orhan Pamuk’a verilmiştir.”

Kar romanında yazar, çok sevdiği arkadaşının anılarını anlatır. Olaylar tamamen Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği onca senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan Kars’taki kadınların intiharı konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir. Kar, Pamuk’un ilk ve son siyasal romanıdır. Kar hakkında Pamuk, “Bu kitabı yazarken aklımın bir köşesinde kafamda yer alan Dostoyevski’nin Ecinniler’i vardı” der.

“Yanımdan ayrılmanı hiç istemiyorum,” dedi Ka İpek’e, “Çünkü sana çok fena aşık oldum.” “Beni tanımıyorsun bile,” dedi İpek.

“İki tür erkek vardır,” dedi Ka eğitici bir havayla. “Birincisi, aşık olmadan önce kızın nasıl sandviç yediğini, saçlarını nasıl taradığını, hangi saçmalıkları dert edindiğini, babasına neden kızdığını, onun hakkında anlatılan diğer hikaye ve efsaneleri bilmelidir. İkincisi ise, ki ben onlardanım, kız hakkında pek az şey bilmelidir ki aşık olsun.”  “Yani bana hiç tanımadığın için mi aşıksın? Gerçekten aşk mıdır sence bu?” “İnsanın her şeyini vereceği aşk böyle olur,” dedi Ka.”

8. İstanbul: Hatıralar ve Şehir (2003)

İstanbul: Hatıralar ve Şehir otobiyografik bir eserdir. Pamuk, çocukluk ve gençlik yıllarına dönerek geçmişi ile uzlaşıyor. Yazarın yaşamının doğumundan, üniversite eğitimini yarıda kesip yazar olmaya karar veriş sürecine kadar olan kısmını ele alan anlatıda, yazarın kişiliğinin gelişimi, özellikle sanatçı-yazar kişiliğinin gelişimi ve o gelişmede rolü olan etmenler öncelikle vurgulanıyor.

Kitabın şehir kısmının pek çok alt metni var: Melling’in İstanbul manzaraları, Baudelaire, Delacroix, Gerar de Nerval, Theophile Gautier, Flaubert gibi hüzün sanatçılarının anıları, Dört Hüzünlü Yazar bölümündeki Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşat Ekrem Koçu gibi yazarların eserleri, Ara Güler ile Selahattin Giz’in fotoğrafları… Eserde İstanbul’u anlatan bu sanatçıların çoğunun bakışlarının Orhan Pamuk’un İstanbul’a bakışına yakın durduğu gözleniyor.

“İlk gençlik yıllarımda, böyle bir boğaz yangını patlak verdiğinde arkadaşlar birbirine telefon eder, arabalara doluşulur takımlar halinde, mesela Emirgan’a gidilir, burada deniz kıyısına yan yana park eden arabalarda yeni moda olan teypten Creedans Clearwater Revival dinlenirken, yandaki çayhaneden gelen kaşarlı tostları yer, çay ve bira içerken karşıyakada, Asya’da yanan yalının esrarengiz alevleri seyredilirdi.”

9. Masumiyet Müzesi (2008)

Masumiyet Müzesi, zengin bir aileden gelen Kemal ile, aynı zamanda Kemal’in çok uzaktan yoksul bir akrabası olan Füsun’un aşkını anlatıyor. Bu aşk giderek marazi, takıntılı bir hale, tutkuya dönüşür. Roman 1970′ler İstanbul ve ülkemiz yaşantısı hakkında önemli ipuçları verir, o zamanların Türkiye’sindeki evlilik, arkadaşlık, tutku, aile, mutluluk, cinsellik ve kadın olgularına dair çarpıcı sosyolojik saptamalarda da bulunur.

Kitap başlangıç cümlesi okuru hemen etkisi altına alır: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

Kitaptaki, Celal Salik, Samuel Taylor Coleridge ve Pamuk’un en sevdiği yazarlardan olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan yaptığı alıntılar da dikkat çekici. Yazar kitaba kendisini de dahil eder. Kemal yaşadıklarını, tutkusunu, yazar Orhan Pamuk’a anlatır. Pamuk, Çukurcuma’da, Füsun ve Kemal’e ait objelerden ve o döneme ait birçok eşyadan oluşan Masumiyet Müzesi’ni aşklarının başladığı günün 37. yılında, 27 Nisan 2012’de açtı.

“Gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamayacak bir şekilde yayılır.”

“Onu kollarımın arasına alır almaz hissettiğim huzuru, nasıl anlatmalı? Kalabalığın kafamın içinde dur durak bilmeden dolanan uğultusu, orkestranın tangırtısı ve şehrin iniltisi sandığım amansız gürültü, ondan uzak olmanın huzursuzluğuymuş yalnızca. Gözyaşları ancak tek bir kişinin kucağında dinen bebeklerde olduğu gibi, içimi derin, yumuşacık kadifemsi bir mutluluk sessizliği sarmıştı.”

10. Kafamda Bir Tuhaflık (2014)

Orhan Pamuk, okuyucularını altı yıl beklettikten sonra yayınladığı son romanı Kafamda Bir Tuhaflık’ta Türkiye’nin son 30-40 yılını arka fonda unutulmaya yüz tutmuş binlerce detayın eşliğinde bir belgesel havasında işliyor. Pamuk, gecekondularını ve orada sürdürülen hayatlarını işlediği son romanında, bu kez Cihangir ya da Nişantaşı’ndan değil, Kağıthane’den bakıyor Türkiye’ye. Anadolu’dan İstanbul’a gelip bozacılık yapan kahramanı Mevlüt’ün gözünden dünyayı hem kendisine hem de okuyucusuna gösteriyor.

Kitapta sağ-sol çatışmasını da, 6-7 Eylül olaylarını da, 71 Muhtırası ve 80 İhtilali’ni de izlemek mümkün. İstanbul’a hayata tutunmaya gelip seyyar satıcılık yapan Mevlut’un kendisi kalmak istemekle İstanbul’un hızına yetişmek arasındaki tuhaf ikilemini, roman boyunca hem karakterine hem okuyucusuna yaşatıyor Pamuk. Kafası karışık Mevlüt, kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez.

“Mevlut karısını kaldırdı, kucağına aldı, koşar adım bir taksiye koydu. Bunları yaparken bu anların her birini hayatının sonuna kadar unutmayacağını biliyordu. Her zamanki mutlu hayatları yok olmasın, Rayiha’nın canı yanmasın diye çok dua etti. Karı- sının terli saçlarını okşadı; yüzünün kâğıt gibi beyaz olmasından korktu. Beş dakika uzaklıktaki ilkyardım hastanesine giderlerken Rayiha’nın yüzünde, onu kaçırdığı akşam gördüğü yarı suçlu yarı şaşkın bakış vardı. Hastanenin kapısından içeri girerlerken Rayiha kan kaybından ölmüştü. Otuz yaşındaydı.”

 

Kaynak
Radikal Kültür

Yorum Yap