Pieter Bruegel’in Eserleri ve Hayatı

Pieter Bruegel (veya Brueghel), De Oudere veya Boeren Bruegel olarak da bilinen, kendi gibi ressam olan oğulları ve torunlarından ayrılmak için Köylü Bruegel, Yaşlı Bruegel, Baba Bruegel gibi lakaplarla anılan, Hollandalı ressam ve gravür sanatçısıdır.
 Pieter Bruegel’in Eserleri ve Hayatı

Flaman ressam Karel Van Mander’in Flaman sanatçıların biyografilerini kaleme aldığı 1604 tarihli Het Schilder-boeck (Ressamlar Kitabı) adlı kitaba göre Bruegel, 1525 tarihinde Flandra ülkesinin Breda şehrinde dünyaya geldi. Ancak, bu kentin Hollanda sınırları içinde kalan Breda şehri mi, yoksa Belçika sınırları içindeki Bree şehri mi olduğu tartışmalıdır.

 

Pieter Bruegel, 1530’larda Brüksel’de İtalya ve Osmanlı İstanbul’una gezilerde bulunmuş olan ressam, heykeltıraş, mimar, goblen ve vitray sanatçısı Pieter Coecke van Aelst’in öğrencisi oldu. Bruegel, bu sırada hümanizm felsefesi ile ilk kez tanıştı ve ustası vasıtasıyla dönemin önde gelen Flaman hümanist entelektüel çevresine girme olanağı buldu.

Coecke’nin eşi, suluboya ve tempera ressamı Maria Verhulst Bessemers vasıtasıyla tempera resim tekniğiyle, alegori ve köy yaşamı temalarıyla da ilk kez tanışmış oldu. Tempera, yumurta, su, tutkal, balmumunun bağlayıcı olarak kullanıldığı bir tür boyadır, hızlı kurur ve uzun ömürlüdür. 15. yüzyılda yağlı boya tahtına geçinceye kadar pek çok resim yüzeyinde kullanılıyordu.

Pieter Bruegel, Flaman Rönesansı’nın önemli merkezlerinden Belçika’nın Antwerp kentine yerleşti ve kısa sürede şehrin ressamlar loncası olan Aziz Luka Loncası’na usta ünvanıyla kabul edildi.

 

1551-1552 arasında Pieter Bruegel, uzun bir İtalya yolculuğuna çıktı. Kuzey İtalya’ya ulaşan ve daha sonra Napoli ötesine geçerek Sicilya adasının Palermo kentine kadar giden ressam, geçtiği yollar üzerindeki manzaraları, özellikle vahşi tabiatıyla dağları ve vadileri tasvir eden birçok desen, gravür ve resim ile belgelemiştir. 1553’te Roma’ya giden Bruegel, bir süre dönemin önemli minyatür ressamlarından Giulio Clovio ile birlikte çalıştı, ortak bir minyatür çalışmasının yanı sıra yağlıboyalar ve çizimler yaptı.

İlk imzalı ve tarihli yağlıboya resmi olan Celile Denizi Kıyısında İsa’nın Havarileri’ne Görünmesi isimli yukarıdaki eserinde, daha sonra Bruegel’in sık sık kullanacağı engin bir manzara içindeki çoğul figürler temasını görebiliriz. Ancak, eserdeki kutsal figürlerin yine aynı dönemde İtalya’da bulunan bir başka Flaman ressam olan Maerten de Vos’a ait olduğu da iddia edilmektedir.

 

Bruegel’in erken dönem bu tablosunda olduğu gibi sanatçıyı bir manzara ressamı olarak görürüz. Lakin Bruegel’in manzaraları hem 16. yüzyıl Flaman hem de Tiziano ve Venedik manzara ustalarının geleneğini çok aşmakta, manzara sanatını yeni boyutlara taşımaktadır. Bruegel, her ne kadar sanat yaşamı boyunca konu ve imge olarak geniş ve kendine has bir dağarcığa sahip olduğunu gösterse de, neredeyse izlenimci ve hatta dışavurumcu olarak adlandırılabilecek engin bir doğa manzarası, resimlerinde teşhis edilebilecek bir öğe halini alacaktır.

1555’te Antwerp’e dönen Bruegel, yaklaşık 10 yıllık bir sürede yoğun bir üretim faaliyeti içine girdi. Bu dönemden Bruegel’in kendine has temalarını ve üslubunu yaratma sürecini belgeleyen en erken örnekler, 1553 ve 1556 yılları arasına tarihlenen, Alp Dağları bölgesini tasvir eden bir dizi desen çalışmasıdır. Bu çizimlerin küçük bir kısmı, sanatçının İtalya yolculuğu sırasında çizilmiş olsa da büyük bölümünün Antwerp’e dönüşünden sonra yaratıldığı düşünülmektedir. Büyük bir kısmı yolculukları boyunca eskizlediği, sanatçının yol deneyimlerinden gelen izlenimler doğrultusunda serbest kompozisyonlar halinde bir araya gelmesinden oluşan bu desenler, ressamın dağların vahşi, görkemli ve pitoresk atmosferinden ne kadar etkilendiğini göstermektedir.

 

Bu dönemde, matbaanın yaygınlaşmasıyla Orta Avrupa’da gravür sanatı hızla popülerleşmekteydi. Gravürler, dini fraksiyonlar, felsefi akımlar ve politik grupların yaygın olarak kullandığı bir propoganda malzemesiydi. Bruegel, Antwerpli bir yayıncı ve gravür sanatçısı olan Hieronymus Cock’la beraber çalışarak, 1556’dan itibaren kırktan fazla gravüre imza atmıştır.

Bruegel, her ne kadar başlangıçta Hieronymus Bosch’un gravürlerinden etkilendiyse de, daha sonra kendi üslubunu yaratarak, 1563’e kadar didaktik, politik ve ahlaki konulardan kıssalara, mizahi öykülere, dini sahnelere ve manzaralara uzanan geniş bir yelpazede özgün eserler üretmiştir. Bruegel’in gravürleri, adının ilk kez geniş kitlelerce duyulmasını da sağlamıştır.

Resimde kahverengi, yeşil ve sarı tonlar hakim, tek baskın renk çiftçinin kırmızı kıyafetidir. Figürün sağında, koyunlarını otlatan çoban, ufka doğru açılan körfez, sol tarafta ise dağların yamacında kurulmuş bir liman görülür. Atın sol tarafında, yerde bulunan kılıç ve para çantası, “Kılıç ve para iyi ele muhtaçtır” şeklindeki Flaman deyimini çağrıştırır. Bruegel, pek çok tablosunun içine Flaman deyimlerini yerleştirir.

Eserin sağ alt kısmındaki balıkçının önünde bir kişi boğulmaktadır, ama o hiç ilgilenmez. Sol arka taraftaki kaleyle, sağ altta boğulan kişi arasında ilişkiden, boğulan kişinin mitolojik figürlerden İkarus olduğunu anlarız. Resimde, İkarus’un belden yukarısı suyun içinde, bacakları dışındadır. Dikkatli bakmayan bir göz, aslında bu trajikomik olayı algılamakta güçlük çekebilir. İkarus, denize gömülürken çiftçi, çoban, her şey, herkes son derece duyarsızdır, hiçbiri bu trajik ölüme dönüp bakmaz bile.

Bruegel’in resimlerinde asıl durum, çoğu zaman önemsiz bir detaymış gibi resmedilir ve resmin bir köşesine yerleştirilir ya da diğer alanlarla birlikte bir bütünlük sağlanıp gözden kaybedilir. Bruegel, döneminde yaşanan zulümlere meydan okuduğunu, İkarus’u kullanarak anlatmaya çalışmıştır; zira eserin yapıldığı tarih Hollanda’nın İspanya’nın egemenliği altına girdiği döneme denk gelir.⁣

Bruegel, bu eserini Yunan mitolojisindeki bir öyküden yola çıkarak yapmıştır. Kral Minos, yarı insan yarı canavar oğlu Minotor için, Atinalı mimar Daidalus’a, Labyrinthos adlı kaleyi inşa ettirir. Kaleye, her yıl 7 kadın, 7 erkek kurban verilir. Bu duruma son vermek için Minotor’u öldüren savaşçı Theseus’a Daidalus’un yardım ettiğini öğrenen Kral, oğlu İkarus ile birlikte Daidalus’u kaleye kapatır. Daidalus, oğlu ile kaçmak için tüylerden kanat yapar, bu kanatları balmumuyla sırtlarına yapıştırır. Baba, oğluna “Alçaktan uçma denizin nemi kanatlarını ıslatır düşersin, çok yükseklere çıkma güneşin ısısıyla kanatlarındaki balmumu erir” diye öğüt verir; ancak İkarus uçmaktan öyle keyif alır ki, babasının öğütlerini unutur. Kanatlarını tutan balmumunu güneş eritir ve Ege’nin sularına düşerek kaybolur.⁣

İnsanların İkarus’un düşüşü karşısındaki ilgisizlikleri bu tablonun ana öğesidir. Aslında bu resimle, Bruegel bir zıtlığı ortaya koymuştur. Semavi, uhrevi, efsanevi ve dini olan bir olay karşısında, dünyevi, gerçek olan, yaşanan ve geçerli olanın diyalektiği… İkarus miti, döneminin popüler bir konusu olarak yalnız Pieter Bruegel tarafından değil, birçok sanatçı tarafından tasvir edilmiştir.

 

Bruegel’in, sıradışı ve dahice yöntemiyle, ahlaki konuları konuşma diline dönüştürmesinin en tanınmış örneklerinden biri Felemenk Atasözleri isimli yukarıda gördüğünüz tablosudur. 16. yüzyıl Flaman köyü ortamında, yerel halkın diline uygun 100’den fazla atasözü ve özdeyişi bu resim yoluyla ve bu ölçekte bir araya toplayan Bruegel’in bu tablosu, sanatçının en popüler eserlerindendir. Resmedilen atasözleri ve deyimlerin ortak özelliği, insanların aptallıklarıyla dalga geçmesi. Bruegel, sadece kalem, fırça, boya ve çağları aşan yaratıcılığı ile eserlerini neredeyse üç, hatta çok boyutlu hale getirir.

Bruegel’in yaşadığı yıllar, Katolik ve Protestanlar arası çatışmaların çok yoğun yaşandığı, veba salgınları yüzünden binlerce insanın öldüğü bir dönemdir. Ölümün ürkütücü yüzünü (bu resminden 7 yıl sonra Bruegel de ölecektir), Ölümün Zaferi isimli yukarıdaki resminde tüm çarpıcılığıyla gözler önüne sermiştir. ⁣⁣⁣
⁣⁣⁣
Ölüm, yakıp yıkan iskelet ordusu tarafından sembolize edilir. Ölüm ve öldürme sahnelerinin olduğu arka planda, çıplak bir manzara, tepelerin arkasından yükselen ateşlerin dumanıyla kararmış gökyüzü dikkati çeker. Denizdeki gemiler birer enkaza dönüşmüştür. Dik tepelerdeki birkaç kuru ağaç, ölümün yok ediciliğini daha da belirginleştirir. Ölüler, iskeletler tarafından tabutlara konulup götürülmekte ve gömülmektedir. Resmin sağında bir iskelet, ölüm davullarını tüm gücüyle çalarken onun hemen sağında başka bir iskelet kurduğu düzeneğin bir ucuna bastırarak ölüm kapanının kapısını açmaya çalışır. İlk bakışta bu kapı, sıkışıp kalanlar ve kaçmak isteyenler için bir umut vaat ederken, bunun aslında üzerinde haç sembolü olan tabut şeklinde bir kapan olduğu anlaşılır. İnsanlar ölümden kaçmak için buraya yönelse de nafile. ⁣⁣⁣⁣

Sol taraftaki iskeletler ellerindekilerle, kıyamet gününde iki defa Sûr’a üfleyecek olan İsrafil’i sembolize etmektedir. Sol tarafta beyaz bir atın üzerindeki iskelet, bir eliyle ölüm çanını çalarken, diğer elinde etrafı aydınlatmak için bir gaz lambası tutmaktadır. Mahşerin dördüncü atlısını çağrıştıran bu figür, onun gibi ölüm ve yıkımın sembolüdür. ⁣⁣⁣
⁣⁣⁣
Sağ alt kısımda, huzur içinde müzikle uğraşan çift ise, elinde bir müzik aletiyle ölümün onlara yaklaşmakta olduğunun ne yazık ki farkında değil. Sol alt köşede ölmek üzere olan kral ve onu tutan bir iskelet dikkati çeker. Kralın önünde bir iskelet, kralın mal varlığını temsil eden üç fıçı altını yağmalarken, kral bir elinde kraliyet sembolü asasını tutar, diğer eliyle de iskeletin altınları almasını engellemeye çalışır. Oysa arkasından onu tutan iskelet, krala kum saatini göstererek artık vaktinin dolduğunu söylemektedir.⁣⁣⁣

 

Deli Meg adlı karanlık atmosferli bu resminde, kasvetli bir ruh, didaktik ahlakçılığı çok aşan acımasız bir ironi ve hatta saldırganca şiddetli bir karamsarlık göze çarpar. Hieronymus Bosch’un resimleriyle benzerlikler göze çarpar. Bu durum, doğrudan bir etkilenmeden ziyade, Katolik ve Protestan mezheplerinin ayrışmasının yarattığı kaotik atmosfer ve acımasız din savaşlarının yanı sıra, şiddetli iklim bozukluğunun tüm hızıyla sürdüğü, politik ve ideolojik çalkantılarıyla dolu coğrafyalarının getirdiği karamsarlığın duygudaşlığı demek daha doğru olur.

Bu resminde her ne kadar hikâyeci özellikli çok figürlü bir kompozisyon amaçladıysa da, tabiat ve manzara yine de başat rol oynamaktadır. Figürler, manzara içinde dağınık öbekler halinde, küçük ve yalın halde tasvir edilmiştir ve bu haliyle hiçbir figür ön plana çıkmamaktadır. Bu kompozisyonda öne çıkan ve resmin ruhunu ortaya koyan manzaradır ve manzara da gayet ifadeci, dışavurumcudur. Bruegel, bu kuvvetli manzara içinde küçük öykücükler oluşturur ve birden çok sahneyi aynı tablo içinde bir araya getirir. Bu halde resmin asıl kahramanı figürler değil, bizzat manzara ve öykü haline gelir.

 

Karnaval, Avrupa halk kültüründe yer alan şenliklerdir. Aralık ayının sonunda ya da Ocak ayının başında başlar, perhizinden önceki son 3 gün kutlamaların doruğa ulaştığı dönemdir. Bu tablosunda, manzaraların yanı sıra didaktik ve ahlakçı olguları kendine has alegorik taşlamalarla, keskin sosyal ve politik yergilerle resmetmiştir. Tablonun sol tarafında tam bir eğlence hakimken, sağ tarafında yardımseverlik ve dinselliğin vurgulandığını görürüz. Karnaval ve Perhiz, tutku ve mantık, şehvet ve akıl, zevk ve dindarlık, aşırılık ve yokluk gibi pek çok öğe arasındaki mücadeleyi temsil eder. Brugel’in eserlerinin vazgeçilmez yanı alaycı üsluptur. Kilise penceresindeki figür, kilisenin yan kapısından çıkan dindarlar gibi…

Pieter Bruegel, 1563 yılında hocası Pieter Coecke van Aelst ve Maria Verhulst Bessemers’in kızı olan Mayken Coecke ile Brüksel’de evlendi. Ressamın Antwerp’i terk ederek karısının ailesinin yaşadığı Brüksel’e taşınması, onun hayatında olduğu kadar sanatında da önemli bir dönüm noktasıdır. Brüksel’de gravür tasarımını tamamen bir kenara bırakarak, yağlıboya tablolar resmetmeye yoğunlaşan Pieter Bruegel, en önemli eserlerini bu dönemde yarattı.

Düşmüş Melekler’den, dinler tarihinde ilk kez Hanok’un Kitabı’nda bahsedilir (Hanok: Enok, Hz. İdris, Hermes, Hızır ve daha pek çok isimle bilinir). Düşmüş Melekler, yeryüzündeki kötülüğün kaynağı olarak gösterilir. Tıpkı yılanın Havva’yı kandırması örneğinde olduğu gibi, melekler insanlara büyü, sihir ve savaş sanatları gibi birtakım işleri öğretir ve insanın kötülüğe bulaşmasına neden olurlar. Bunun sorumlusu olarak da, Azazel ve Semyaza adlı melekler gösterilir. Azazel insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı, Semyaza ise büyü yapmayı öğretmiş, kötülükler artmış, çok sayıda zina işlenmiş ve insanoğlu yoldan çıkmıştır. Bu konu birçok sanatçı tarafından resmedilecektir.⁣⁠
⁣⁣⁠
Yukarıdaki resim, dini temalar üzerine çalışmaları, karmaşık kompozisyonları ve çirkin canavarları ve günahkar karakterleri betimlemesiyle ünlü olan sanatçı Hieronymus Bosch’un Bruegel’in üzerindeki etkisini açıkça gösterir. Bruegel’in yapıtında, Bosch’un 1500 yılında yaptığı aynı adlı eserinde olduğu gibi, melekler, fantastik yaratıklar, gökyüzünden yeryüzüne yığınlar halinde düşerler. Bruegel’in korkunç/fantastik yaratıkları, insanoğlundaki şeytani yönü, korku ve kargaşa hissi uyandırarak tasvir etmeye çalıştığı birer sembolik öğedir. ⁣⁣⁠
⁣⁣⁠
Baş melek Mikail, resmin merkezinde, turkuaz pelerini, altından zırhı ve kalkanıyla, kılıcı havada, yedi başlı ejderi alt ederken betimlenmiş. Mikail tarafından yönetilen kutsanmış melekler ordusu, resmin her bir köşesini işgal eden insan, hayvan, bitki bileşiminden oluşan deforme yaratıklarla savaşır. Bu yaratıklar alt bölümde temsil edilen cehennemin karanlık derinliklerine düşerler. Resmin etkileyici yanı ise, Mikail’in önderliğini yaptığı Tanrı’nın ordusu ile Şeytan’ın lider olduğu isyankârlar ordusu arasındaki mücadeleden ziyade, meleklerin cennetten dünyaya bir yığın halinde düşüşleri ve fantastik görünümleriyle resmin tümüne yayılan yoğun kalabalıklarıdır.⁣⁣⁠

 

Bruegel’in yaşadığı dönemde Babil Kulesi iki inanışı temsil etmekteydi. İlki, kule insanoğlunun Tanrı karşısında haddini aşmasını temsil eder ve cezalandırılmalıdır. İkincisi ise, bütün modern diller ve antik dilin kullanımının, Babil Kulesi’nin inşasında çalışan işçilerden miras kaldığına inanılırdı. Tabloda anlatılan öykü İncil’den gelir. İnsanlar cennete, Tanrı’ya ulaşacak yükseklikte bir bina inşa etmek isterler. Tanrı, bu fikri hiç sevmez ve şöyle çözümler: Eğer insanları konuştukları dile göre bölersem, artık birbirleriyle iletişim kuramazlar ve bu bina inşa edilemez.⁣⁠

Bruegel, resmi Rönesans döneminde yapar. Eser hem İncil’deki bu öyküye hem de Rönesans döneminin siyasi atmosferine göndermeler içerir. Sol tarafta, muhtemelen bu binanın yapılmasını emreden Kral’ı görürüz. Taşı oyan işçiler, mermer bloğu kaldıranlar, kralın önünde eğilenler dikkati çeker.

Bruegel, kulenin ezici büyüklüğünü, figürlerin ve nesnelerin küçüklüğü vurgulamıştır. Örneğin sağ altta kocaman bir şato bulunur, ancak kulenin yanında küçücüktür. Binanın bazı yerleri tamamlanmamış (ortada kesilmemiş bloklar), bazı yerleri tamamlanmış, bazı yerlerinde ise inşaat iskeleleri görürüz. İncil’deki insan eliyle yapıları her şeyin yarım kalması gerektiği paradigmasıyla da örtüşen resimdeki ironi ise, kule bir taraftan yapılırken, bir taraftan çöküyor, ancak onlar bunun farkında değil.

Yapı, İtalya’da bulunan Kolezyum’a çok benzer. Bruegel’in İtalya’ya yapmış olduğu seyahatinde gördüğü Kolezyum’un mimarisinden etkilendiği açıkça seçilir. Ancak, resimde yer alan insanların fiziki özellikleri, giyim tarzları, gemiler, evler, surlar, kral ve etrafındakiler tümüyle Flemenk’tir. Resmi anlamlandırmak istersek, yaptığımız binaların, yarattığımız şeylerin, güç ve zenginliğin Tanrı’nın gözünde hiçbir anlamı yoktur…⁣⁠

 

Bruegel, manzaralarını öykücü ikonografik resimlerin arka planından tamamen kurtararak tamamen başrole getirmiştir. Bu açıdan Bruegel, Batı sanatında manzara resmini kendi başına bir resim konusu haline getiren ilk ressam olarak tanımlanmaktadır. Görkemli dağları ve coşkun denizleri ile kıpır kıpır aydınlık manzaraları kadar, kar altındaki ormanları ve köyleri ile muhteşem bir coğrafyayı yansıtan sakin kış manzarası resimleri de adeta yüzyıllar öncesinden izlenimcilik akımını haber vermektedir. Figürler, artık manzara içinde eriyip gitmiştir. Bu resimlerde manzara, o kadar ifadeci hale gelir ki adeta dışavurumcu olarak nitelenebilir.

 

Resim, Bruegel’in tüccar Nicolaes Jonghelinck’in siparişi üzerine tasarladığı yılın on iki ayını gösterdiği resimler dizisinin bir parçasıdır. Sol tarafta avdan dönen 3 avcı görünür, ancak sadece birinin sırtında tavşan vardır. Derin bir karın içinde oldukları ayak izlerinden anlaşılan avcılar, sanki avdan istediklerini bulamadıkları için başları öne eğik umutsuzca yürürler. Köpekler de sahipleri gibi başları eğik onları takip etmekte, başarısızlık ve yorgunluk hissedilir. Avcıların aralarından geçtiği ağaçlar, ilerleme yönleriyle paralellik gösterir ve tepeden aşağı doğru sıralanır ki, bu durum resimde derinlik algısı yaratır, resme bir ritim katar.⁣

Gözlerimiz hızla vadiye, donmuş göl parçasına yönelir. Bu kısma dikkatlice bakınca, hanın önünde ateşle uğraşan kadınlar, kızak kayanlar, buzun üstünde o döneme ait bir tür hokey oynayanlar, kuşları vurmaya çalışan insanlar, sırtında çalı çırpı taşıyan kadın, donmuş su, değirmen, kilisenin ilerisindeki evde çıkan baca yangını gibi birçok detay göze çarpar. Resmin her yerinde kuşlar görebiliriz. ⁣⁠

Resmin, beyaz, gri, soluk mavi tonları, izleyende durgun, melankolik, donuk bir izlenim bırakır. Yukarıda sağda görülen Alpler’e gelince, Hollanda ya da Flanders’de böyle bir yer yok. Bruegel, 1550’lerde İtalya’ya yaptığı seyahatte Alpler’den etkilenmiş olmalı. Bu durum, gerçek bir manzaraya bakmadığımızın göstergesi. Bu yüzden resim, sanatçının çevresinin olduğu kadar hayal gücünün de etkisiyle çizdiği bir eser.⁣⁠

 

Bruegel, Kuzey Avrupa’da günlük yaşam resminin (janr) temelinin atılmasını ve gelişmesini sağlamıştır. Bruegel’in tabloları, ahlaki mesajlarının yanında, dönemin yaşantısının belli bir anını ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seren, betimleyici etnografik belgelerdir de. Hasat Zamanı, Bruegel’in zengin tüccar Nicolaes Jonghelinck’in Antwerp’teki evine yaptığı bir dizi resminden biridir. Serinin, 12 tane mi yoksa 6 tane mi olduğu konusu tartışmalıdır. Serinin sadece beşi günümüze ulaşmıştır. Serinin diğer resimleri, Kardaki Avcılar (The Hunters In The Snow, 1565), Kasvetli Gün (The Gloomy Day, 1565), Saman Hasadı (The Hay Harvest, 1565), Sürünün Dönüşü (The Return of the Herd, 1565) isimli eserlerdir. ⁣⁣⁠

Eylül ya da Ağustos ayını temsil ettiği düşünülen Hasat Zamanı adlı resimde, çok fazla insanın çeşitli etkinliklerle uğraştığını görebilirsiniz. Bu resme ne kadar uzun bakarsanız, o kadar çok insan keşfedersiniz. Sağ ön planda, büyük armut ağacının altında (ağaçta asılı armutlar dikkatli bakınca görebilir), pantolonunu gevşeterek derin bir uykuya dalmış bir adamı, karınlarını doyuran köylüleri ve onların arkasında bir kadın ve bir erkeğin buğdayları balyalar haline getirdiğini görürüz. ⁣⁣⁠

Öndeki büyük ağacın hemen sağında, ağaçların arkasına gizlenmiş bir kilise kulesi dikkatimizi çeker. Elinde testi ile genç bir adam, buğday tarlasından geçen patikadan yürüyerek ilerlerken, solunda iki erkek tahılları tırpanla biçer; arkasında ise birkaç kadın omuzlarında buğday destelerini taşır. Arka planda ise tepeden aşağıya inen bir araba görürüz. ⁣⁣⁠

Resimde keşfedebileceğiniz çok fazla ayrıntı var. Örneğin, buğday tarlasının üzerinde yiyecek arayan iki kuş, sağ tarafta ağaçta, altında çocukların topladıkları meyveleri sallayan bir kişi ve arka planda ise üzerinde birkaç tekne bulunan denizi ve kilise kulesini görebilirsiniz.⁣⁣⁠

Bruegel resimlerinde, adetler ve törenler kadar, yapılar, aletler, giysiler gibi unsurları da inanılmaz bir detaycılıkla yansıtmıştır. Ressamın bu amaçla sık sık tebdil-i kıyafet, Flaman köylerine gittiği ve halk arasına karışarak gözlem yaptığı söylenmektedir. Lakin bu resimler basit günlük yaşam kesitleri olmaktan çok ötedir. Ressam ciddi bir gözlem ve ayrıntıcı bir etüd sonucu yarattığı öğeleri çok zekice, kontrollü bir şekilde kurguladığı güçlü ve karmaşık bir kompozisyon içine yerleştirerek sunmaktadır. Bu resimlerde, sanatçının ilk yağlıboyasından itibaren görülen güçlü ve ifadeci manzara içine yerleştirilmiş yalın figürlerden oluşan kompozisyon şemasının zirveye ulaştığı görülür. Resimlerde hissedilen ruh ise, yer yer mizahi de olsa samimi hümanist bir iyimserliktir. Bruegel adeta, aydın ve şehirli yaşamın ahlaki, dini, politik ve sosyal yozlaşmasına, tüm kabalıkları, kusurları ve cahillikleri ile de olsa köy yaşamının naif ve dürüst yaşam tarzı ile cevap vermektedir. Bu resimlere kaotik bir çağda yaşayan bir aydının huzur arayışı olarak da bakılabilir.

 

Resmin ortasındaki siyah giysili figür gelindir. O dönemlerde evlilik törenlerinde beyaz yerine siyah gelinlik giyiliyor. Erkekler, kasık bölgesini koruyan parçası olan pantolon codpiece’i giyiyor. Bruegel bunu abartılı şekilde resmetmiş. Resimde dikkat edilirse köylü kadınların neredeyse hepsi biraz şişman daha doğrusu karın kısımları belirgin olarak resmedilmiş. Hamile silueti olarak yorumlanır. Bruegel, bütün bu eğlencenin içinde alkol, dans, codpiece (cinselliğe atıf), hamile siluetleri ve herkesin ortasında öpüşen bir çift resmederek bunların karşısında olduğunu eğlenceli bir resimde gizlemiştir yorumları da yapılır.

 

Bruegel’in sinematografik bir anlatıma sahip bu eseri, bir kış manzarasından çok fazla şeyi anlatır. Parlak kırmızı renklerle vurgulanmış bölümler, izleyene resmi baştan sona izlemeye yönlendirir. Gözlerimiz domuz kesen bir gruptan, buz üstünde zar zor yürüyenlere, kar topu oynayan çocuklardan, ufukta batan kızıl güneşe kadar gider. Ortadaki kulübeden bir adam çıkarken, çocuklar donmuş gölün üstünde oynamaktadır. Bir kadın elindeki süpürgeyle karı süpürmektedir.⁣⁠

Uzakta küçük bir ateşin etrafında ısınmaya çalışan insanlar görülür. Resmin sağ tarafındaki derme çatma küçük kulübenin önünde bir sadaka kasesi ve kapısında haç göze çarpar. Haç ve kulübenin kapısındaki adamın elindeki ses çıkaran bir aletin bulunması orada bir cüzzamlı olduğunu uyarmak içindir. Resmin sağındaki vergi ve sayımın yapıldığı binanın önü kalabalıktır. Resmin neresine baksanız başka bir sahne dikkatinizi çeker ki, bu durum Bruegel resminin en önemli özelliğidir.⁣⁠

Resmin ortasında duran çarkıfelek sembolü de dikkat çekici. Haç ve çarkıfelek insanoğlunun icat ettiği en ilkel simgelerdir. Birçok kültürde güneşi simgeler, dolayısıyla ateş ile ilişkilidir. Çarkıfeleğin anlamı konusundaki tüm varsayımların ortak noktası ise yaşamın temel ilkesi olan süreklilik ve dönüşümü ifade etmesidir.⁣⁠

Betlehem’de Nüfus Sayımı adlı bu eser, Luka İncil’inden ilham alır. Roma İmparatoru Sezar Augustus, ülke çapında bir nüfus kaydı yapılmasını emreder, kütüğe kaydolmak için herkesin kendi memleketine gitmesini emreder. Meryem’le nişanlısı Yusuf, İsa’nın doğumundan önce Bethlehem’e (Beytüllahim) gider. ⁣⁠Bruegel bu resminde de, asıl figürleri (Meryem ve Yusuf) kalabalığın arasına gizlemiştir. Ön grupta, belinde kılıcı, elinde alet sepetiyle Yusuf, onun çektiği eşeğin üzerindeki kadın ise, kısa süre sonra dünyaya getireceği İsa’nın doğum sancılarını çeken Meryem’dir. 1663 tarihli Flight Into Egypt adlı resminde de Meryem ve Yusuf vardır, bu tablosundaki figürlere çok benzer.⁣⁠

Başka bir açıdan bakınca resim bir Flaman köyü tasviridir. O yıllar, Flaman halkının, İspanya İmparatoru II. Phillip’e vergi verdiği yıllardır ve halk bu durumdan çok muzdariptir. Sanatçının İncil’den alınan bir öykü ile bu durumu harmanlamasının diğer bir nedeni ise, 10 yıldır bu bölgede yaşanan Katolik ve Protestan çatışmasıdır. Bu dini çatışma ailelerin göç etmesine, dağılmasına neden olur. Ayrıca resmin yapımından bir yıl önce, bu bölgede yüzyıllık zaman diliminde en soğuk geçen kış yaşanır. Bruegel muhtemelen tüm bunlardan etkilenmiştir. Aslında bu resmiyle bu öykünün dünyada yaşandığını, sadece dini bir öykü olmadığını anlatıyor sanki. Kimliği bilinemeyen bir müşterisi için yaptığı resim, aslında bir yanıyla da son derece çağdaş bir eserdir. Zira günümüzde de yaşanan mülteciler, zorunlu göç gibi konuları anlatır.

Resmin soğuğu bu kadar iyi yansıtmasının nedenlerinden biri de renklerin kullanımıdır. Kahverengimsi tonlar arka planda, parlak desenli kumaşlar ve giyecekler ise ön planda yer almıştır.

 

Bir köy düğünü kutlamasını tasvir eden resimde, bir masa etrafında oturmuş, kutlama yapan köylüler görülmekte. Arka plandaki sıkıştırılmış saman balyalarından bulundukları yerin bir ahır olduğunu anlarız. Duvarda birbirine çapraz şekilde asılı olan buğday demetleri, pek çok kültürde bereket sembolü olarak kullanılır. ⁣⁠

Resmin yapıldığı dönem, özellikle Kuzey Avrupa’da Küçük Buzul Çağı olarak adlandırılan döneme denk gelir. Olumsuz iklim koşullarının yol açtığı kıtlık nedeniyle, toplumda açlık ve yoksulluk hakimdir. Resimde tören görkemli görünse de, tabaklarda küçük ve tek tip yiyecek (yulaf ezmesi) bulunduğunu görürüz.⁣⁠

Resimdeki kişilerin giysilerinden ve oturma biçimlerinden elde ettiğimiz verilerle, kişilerin kimlikleri hakkında da bir yorum yapmak mümkündür. Resmin sağ tarafında, siyah giysili, belinde kılıç olan adamın, şapka ve giysisinin oldukça gösterişli olması sebebiyle toprak sahibi olabileceğini söyleyebiliriz. Onun hemen yanındaki açık renkli başlıklı adam köyün rahibi. Özel iskemlede oturan siyah şapkalı, kürklü kıyafetli yaşlı adam ise nikahı onaylayacak resmi görevlidir. ⁣⁠

Hemen herkesin başında bir şapka görülmektedir. Şapkaların bazılarında ise tüy, kurdele gibi aksesuarlar bulunur. Müzisyenlerin aksesuarları ise çalgılarında takılıdır. Bu aksesuarlar, kişinin bağlı bulunduğu grupları temsil etmektedir. Masanın altında kafası görülen köpek, pek çok kültürde sadakati simgeler. ⁣⁠

Duvara asılmış yeşil kumaş önünde başında taçla oturan kadın ise gelindir, ancak yanında damat yoktur. Bu durum, dönemin kültürel yapısıyla açıklanabilir. Yeşil elbiseli bira servisi yapan ya da masaya tabakları dağıtan kırmızı şapkalı adam damat olabilir. Düğünün hareketliliği, yemek masasındaki insanların yemek yemeleriyle, birbirleriyle konuşmalarıyla ve resmin sol tarafındaki kapıdan içeri girmeye çalışan insan yığınıyla verilmiştir. Kompozisyon, anlatım zenginliği içinde ne kalabalık ne de karışık görünmeyecek şekilde düzenlenmiştir.⁣⁠

 

Bruegel’in İncil’den esinlendiği bu eserinde beş kör figür, ürkütücü detaylarla betimlenmiştir. En öndeki kör kılavuzdur, ancak yere düşmüştür. Arkadakilerin de akıbeti aynı olacaktır. Körler ya ellerini birbirinin omuzuna atmış ya da bir sopa vasıtasıyla temaslarını koparmıyorlar. Rehber olan birinci kör adam, tamamen sırt üstü düşmüşken, ikinci kör adam da ona takılıp üzerine düşmek üzeredir. Yüzünde korku vardır, ağzı açıktır. Üçüncü kör adam da korku içinde ve çok tedirgindir. İlk düşen adamın çığlığı ve uyarısıyla dördüncü adam, kör olmasına rağmen gökten yardım istercesine gökyüzüne bakıyor. Son iki adam sakin, onların kötü akibete uğramamak için zamanları ve sopa ile dayanışmaları var. Her birinin gözlerine bakınca körlük nedenlerinin farklı olduğu anlaşılıyor.

 

Bruegel’in tabloları ahlaki mesajlar içerir, özellikle köy eğlencelerini ve düğünlerini işleyen tablolarda aç gözlülüğün, zinanın, oburluğun eleştirildiği görülür. Fakat bu tabloların sadece bu tür ahlaki mesajları iletmez, dönemin köylü yaşantısının belli bir anını, gayet açık bir şekilde gözler önüne seren betimleyici etnografik belgelerdir de aynı zamanda.

9 Eylül 1569’da Brüksel’de yaşama gözlerini yuman ressam, evlendiği kilise olan Notre-Dame de la Chapelle’in bahçesine defnedildi. Oğulları Cehennem lakabı ile de tanınan Genç Pieter Bruegel ve Yaşlı Jan Bruegel’in, babalarının ve dedelerinin yolundan gitmesiyle Pieter Bruegel, 18. yüzyıl içlerine kadar sürecek, torunları Ambrosius Bruegel, Genç Jan Bruegel ve David Teniers ile torununun oğlu Abraham Bruegel gibi önemli sanatçıları kapsayan dört kuşaklık bir ressam hanedanının kurucu atası haline geldi.

Ne var ki Bruegel’in 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar ne kadar farklı bir yeteneğe sahip olduğu tam anlaşılmadı, diğer ressamları taklit ettiği sanıldı, sadece köylü figürlerinin etkileyici tuhaflığı takdir edildi. Bu yorumlar da Bruegel’in ortada görülen gravürleri üzerine yapıldı. Bruegel’in büyük özenle yaptığı aristokrat koleksiyoncuların depolarındaki tabloları ortaya çıktıkça Bruegel’in dehası da, kıymeti de anlaşıldı.

Bruegel

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.
Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,
İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç’in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç’ten söz açan şiirlerde.
Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.
İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

Ülkü Tamer

Kaynak
Kuzey Rönesansı’nın Devrimci Hümanisti: Pieter Bruegel, Pieter Bruegel Resimleri, İkarus ve Bruegel, Günlük Yaşam Resmi, Karnaval ve Perhiz: Bruegel’in Yapıtına İlişkin Bir Çözümleme, Babil Kulesi ve Pieter Bruegel, Bir Resim Okuması: Babil Kulesi, Pieter Bruegel, 17. Yüzyıl Hollanda Toplumu ve Resim Sanatı Üzerine: Bakış, Üslup ve Yorumlama, Karda Avcılar – Pieter Bruegel

Yorum Yap