Şükran Pınarcan – HİCRAN

 Şükran Pınarcan – HİCRAN

Gece ışıl, ışıldı. Kâh uyuyup kâh uyanıp bir gece daha geçirdim. Ellerimi yüzüme götürdüm ve ovuşturdum gözlerimi. Derin derin nefes alıp verdim. Ve sonra tavana dikip gözlerimi, dağınık hayatımın yol ayırımlarında ki beni düşündüm. Yaşam kırıklarım peşimi hiç bırakmıyordu. Kirpiklerimi indirip kaldırdım anılarıma ve bir damla yaş indi şakaklarıma.

 

 

Usulca yorganı kenara çektim ve eşimin yanından kalktım. Cama yürüyüp perdeyi araladım. Ay yıldızlarla bir ışığını yollamıştı ağaçlarımıza. Gülümsedim. Ağaçlar benden şanslıydı. Neden mi bu sözlerim?  İşte benim hikâyem:

 

Ben yedi çocuklu ailenin en son dünyaya gelen kızıyım. Üç kız, üç oğlandan sonra istenmeyerek annemin kucağına gelmişim. Annem o kıymetli kucağına beni almayı hiç istememiş. İstenmeyen o kucağa gelirken ben, hayatın şamarını sevgisizlikte ilk o gün yedim. Şanslı mı olur bir çocuk istenmeyince? İşte ağaçlara gülümsemem o yüzden.

 

Biliyor musunuz, istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelmek çok kötü bir duygu. Hep bunun üzüntüsünü yaşadım yıllar yılı. Neden ben?

 

Bu duyguyla yaşarken kırgın ve üzgün; bir de büyüklerimden tatsız tuzsuz kelimelerin ağırlığını alıyordum.

 

Şöyle ki; seni istemedik ama oldun işte. Ne aptal şeysin sen? Neden çıkageldin ki? Ama neyse seni seviyoruz yine de. Bu sevmek miydi, irdelemek miydi? Hangi duyguyu yaşıyorlardı onlar? Yara alıyordu kalbim onların yaren ettikleri sözlerde. Kırılıyordum minik kalbimde. Ha bu ara da ben yedi yaşımda ki halimi anlatmaktayım sizlere. Adım Hicran.

 

Kalbimin kırılması en çokta anneme oluyordu. Ben onun kızıydım. Ama önce ama sonra ne fark ederdi ki gelişim. Ben mi istedim gelmeyi. Annemin babamın keyfinden olmadım mı ben?

 

Ablalarım; Ruhan, Zeynep, Pınar. Onlar büyüktü benden. Bir araya geldiler mi kıkır kıkır gülüşür beni yanlarına almazlardı. Ben ağlardım. Onların yanında da istenmiyordum. Bir bebeğim vardı ablalarımdan kalan, bir gözü yok ve sarı saçlarının yarısı dökük. O benim tek can dostumdu. Bir kenara çekilir onunla avunurdum.

 

Benim oyalamaya değil, gerçek hayallere ihtiyacım vardı. Benim daha ilk dünyaya gelirken kalbim kırılmıştı, nasıl gerçek hayallere geçecekti ki kalbim. Öyle kolay değildi kırılırken hayata.

 

Bir tek amcamı kendime yakın buluyordum. O çok iyiydi bana. Ama sonralarda ona kızdım. Çünkü beni bu dünyada yalnız bırakıp gerçek dünyasına göç etmişti. Kimselere diyemediğim acım çok büyük olmuştu içimde. Amcamsız ben tek kalmıştım.  O hislere girmiştim.

 

Annem her ne kadar ilk dünyaya gelişime kızmış olsa da o benim annemdi. Hiçbir evladın gözünde annesi nefreti alamaz. Kızım Hicran gel seninle pazara gidelim dedi mi cennete düşmüş gibi sevinirdim. Parka gitmesek de o benim annemdi elimi sevgisiyle tutup pazarı gezecektik. Ne güzel bir duyguydu bu!

 

Pazardan gelince ben lavaboya gidiyorum der, hızlı hızlı, girdiğim lavaboda sevinç tepinmesi yaşardım.

 

Çok zengin değildik biz, güç geçinen bir aileydik. Belki o yüzdendi istenmeyişim. Ama yine de olmazdı, seni istemedik, istemeye istemeye dünyaya geldin sözleri bir çocuğa olmazdı.

İlkokula başlama dönemim geldiğinde babam götürdü beni okula yazdırmaya. Ne güzel bir şey böyle güzel dakikaları babanla yaşamak. Kapıda durduk önüme geçip saçlarımı okşadı babam.

 

“Artık büyüdün Hicran, okulu oluyorsun. Başarılı ol kızım.” dedi.

 

İstenilmeyen bir çocuğun onlara her konuda yakın olacağını “Baba çok çok okuyacağım seni annemi hep mutlu yaşatacağım.” Sözlerimle ifade etmek istedim ve sonrada kocaman elini tutup öptüm. “Seni seviyorum baba, sen de beni hep sev olur mu?”

 

Babam: “Sen mutlu ol, başarılı ol, biz bir şey istemeyiz kızım.” dedi ve elimi tutu, o kocaman demir kapıdan içeri girdik.

 

Ondan sonra ki günlerde en çok babam götürüp getirdi beni. Kırık kalbim iyileşiyordu onunla yolları çiğnerken. Bir gün yaş günümdü. Her zaman yaş günü kutlayan birileri değildik biz, ama o gün babam bana bir kitap almıştı. Bir hikâye kitabı. Onu hiç elimden bırakmadım. Her daim onu okur gülümserdim. Sevildiğimin simgesi gibi gelmişti bana.

 

Okumayı seviyordum, yazmayı da. Hele bir gün askerdeki ağabeyime yazdığım mektuba çok sevinmiştim. Bu bende alışkanlık olup ufak tefek not halinde şiirler yazıp kenara bırakmaya başladım. Ben şiir yazmak istiyordum. Şair olamazdım belki ama o yazdıklarım adına kitap çıkarmak istiyordum. Bu isteğimle azimle kitaplarımı okuyup, okul birincisi oldum. Okuma yarışmalarına girdim ve başarıyla birinciliği elime aldım. Öğretmenim yanına çağırıp benimle konuştu. Çok başarılısın. Edebiyatta özellikle. İleride iyi bir yerde seni göreceğime inanıyorum. Bu başarını bırakma. Devam et Hicran.

 

Hocamın dediği gibi bırakmadım okumayı. Liseyi de emin adımlarımla başarıya yürüdüm. Ama büyümüştüm. Kalbimde büyümüştü. Okulda bir gence yüreğim küt küt vurarak onu istiyordu. Bir gün yaş günü olduğunu bir arkadaştan öğrendim. Bu bir fırsattı ve bir kitap alıp onun yanına gittim. Hislerimi belli etmek istiyordum. “Merhaba. İyi yıllar Kerem.” Yüzüme boş baktı ve gururumu kıran, “Bakışların boş değil. Biz birlikte olamayız. Bunun nedenini araştırma.” sözlerini dedi. Deprem mi oluyordu, her yanım sanki sallanıyordu. Kitap elimde kaldı. Hala onu bir anı olarak saklıyorum.

 

İlk acı değildi bu acı ama bana çok büyük acı verdi. Neden ben hep kaderin elindeydim. Çünkü o arada babam hastalandı…  Kalp krizi. Üç gün komada yattı ve hayatımın direğini o üç gün sonunda kaybettik. Ölümlere alışıktım: birkaç yıl önce ağabeyim Hasanı ve Mehmet ağabeyimi kaybetmiştim. Ama bu ölüm hiçbir şeyle eş değeri olmayan benim babamdı.

 

Çok kötü darbeler kaderden üst üste geliyordu. Bir gün ablam çocuğa bak diye beni eve çağırdı. O benim ablam olur dedim ve gittim. Yeğenim üç yaşındaydı. Onu uyuttum ve geçip televizyonu açtım. Kapı açıldı ablam sandım. Abla sen misin? Diye sessimi gönderdim. Eniştemdi. Sen misin enişte dedim ve çantamı omzuma attım ve gitmeye hazırladım kendi mi. Dur nereye dedi ve önüme geçti. Sen geldin ya, ben gideyim dedim. Çantayı omzumdan aldı ve ağzımı kapatıp çek yatın üzerine attı. Savaşım yetmedi, o gün orada çok kötü şeyler yaşadım. Çok ağladım. Kimselere söyleme, o koynuma girdi der seni ailenin yanında küçük düşürürüm, dedi.

 

Ben şimdi ne yapacaktım? Bu arla nasıl yaşayacaktım? İntihar etmeyi düşündüm ama can tatlı yapamadım. Bir de Allah korkusu vardı. Bu bedenin intiharında Allah’a nasıl hesap verecekti? Sustum. Ama o ahlaksızın tacizi devam etti her fırsatta. Mümkün olduğu kadar kendi mi korusam da bu oldu. Dayanamadım. Diğer ablama az açıldım. Çok ileriyi söylemedim tabi. Beni azarladı. Onu iyi olarak tanıyorlardı. O aileme çok güzel rol yapıyordu.

 

Gücümü kaybetmemeliydim. Okumama iç ağlamalarımla devam ettim. Başarıyla liseyi bitirdim. Ve bırakmadım okumayı, üniversiteye ağabeyimin bilgisayar yardımıyla kazandım. Okudum okudum ve bir şirkette pazarlama müdürü olarak işe başladım.

 

Kader denen o yazıya inanıyorum. Beni o şirkete eşimi tanımam için yollamıştı. Bir arkadaşımın arabuluculuğuyla eşimi tanıdım. Birkaç görüşmemizden sonra beni şaşırtan ve sevindiren, “Benimle evlenir misin?” dedi. Aslında sadece arkadaş olmak istediğim Hakan beni evliliğe götürdü. Çocuk için çok uzun bekleyişimiz olmadı. Birkaç ay sonra içimde o güzel duyguyu hissettim. Bu güzel duyguyu yaşarken, annemi ve ağabeyimi kaybettim. Sevinç ve acı bir arada yaşamak o kadar zor ki. Ama onu bana hayat yaşatmıştı.

 

Her şey güzeldi evliliğimizde. Neşe ve huzur devam ederken, maddiyat aramıza girip yuvamızın temelini sarstı. Erkekler neden çok şeyde kadını bir kenara bırakır ki? Eşim gibi.

 

Doğuşumdan bu yana kader kancasını bana takmıştı. Şöyle ki; eşim evi terk etti. Yalnız başıma kalmıştım. Anne ve baba olmadığı hayatta dayanaksız kalıyor insan. Savaşım sürdü tek başıma. Ayrılmayı düşünmedim. Yuvamı kurtarıp hayatıma devam etmeliydim. Öyle yaptım. Bekledim Hakan’ı. Döndüğünde bebeğim besinsiz kalmıştı, onu kaybetmiştim. O yıllarda bir daha çocuk istedim ama üzüntü sıkıntıdan dolayı rahmime bir türlü çocuk tutunamıyordu. Bir gün o sevinci yine hissettim ben hamileydim. Doğumumda ailemden kimse yoktu. Onlarla görüşmemi eşim yasaklamıştı. Sorun hiç nedensiz onun ailesi ve benim ailemin ağız dalaşmasıydı.

 

Her ne kadar ailemle görüşme yasağım olsa da o benim eşimdi ve yavrumun babası. İşi düzenli değildi. Geçim sıkıntısı çekiyorduk. Çocuk büyüdükçe ihtiyaçlar artmıştı. İster itemez ağız dalaşmasına giriyorduk. Hep kötü geçmeyecekti ya hayat. Bir yerden elini uzatacaktı bana da. Öyle oldu. Memurluk sınavı vardı ve beraber girdik. Kazandık. Daha iyi olmak için İstanbul’la tayin istemeye karar verdik. Ama hayatın bir sürprizi vardı bana ben hamileydim. Beni götüremedi eşim ve ailesinin yanına bırakıp İstanbul’la tek başına gitti. Bir kaç yıl ailesiyle birlikte kalarak, kötü ve acı dolu bir kaç yıl geçirdim. Neden eşinin annesi seni bir rakip gibi örüp kötü davranır ki? Bu düzen bozulmalı artık.

 

Onca kötü yaşantıma rağmen evlatlarım için ayakta durmaya çalışıp “Kadının adı var” sözlerimi kendime söyleyip yıkılmadım. Ev işlerine gittim. Merdiven sildim çocuklarım yokluktan etkilenmemeliydiler. Ben anaydım. Çocuklarına önem veren bir ana. Şimdi siz eşi İstanbul’da çalışırken para yollamadı mı diye düşünebilirsiniz? Evet, yollamadı çünkü ne yaptığını bilmediğim haciz maaşına el koymuştu. Bu arda kalemi elime alarak bir şeyler yazıp bir kitap çıkardım. Ardından bir daha bir daha. Kendime yeni çevre edinerek güç gelmişti. İşte ben buydum güçlü yıkılmayan bir KADIN.

 

Not: toplumun kanayan yarasıdır taciz olayı. Gözyaşları içine akıp ailem üzülmesin diye sinede yaşayan acı bir yara…

 

Şükran Pınarcan

Yorum Yap