Yasak Kalem- Roman

 Yasak Kalem- Roman

BÖLÜM 1

21 Ekim

“1980 dönemlerin de sansüre uğrayan birçok yazardan biriydim sadece. Sürgün yemiş ülkemden, Ailemden ve memleketimin yaşam kokan toprağından uzaklaştırılmıştım. Adeta Yasaklanmıştı Kalemim.”

Ağustos ayının sıcak bir gecesinde çalan kapının sesiyle irkildi bedenim. Kapıya usulca yaklaşıp yanda ki taş boşluklarından dışarı bakınca korkulacak bir şeyin olmadığını Cemo’nun geldiğini anlamanın rahatlığıyla elimi kapının koluna attım. Kapıda yara bere içinde duran ve düşmek üzere olan cemoyu son anda tutup içeri aldım. Neredeyse baygın haldeydi.

 

-Cemo ne oldu?

-cemo, cemo, cemo…

Ne olduğunu çok merak etsem de sorularıma bir türlü cevap alamadım. O kadar

bitap haldeydi ki gözlerini bile açamadan çok kısık bir sesle mırıldamaya başladı.

Ses tonu o kadar düşüktü ki ne dediğini anlayabilmek için dudaklarına doğru yakınlaştım.

Su, bir bardak su,

Cemo, ne oldu sana?

Su, su

Hemen yerimden doğrulup masada duran suyu alıp cemo’nun yanına koştum.

Bardağa doldurduğum suyu içirmek için yerinden doğrulttum;

Cemo, al getirdim suyu, iç bir yudum da olsa, hadi.

Halsizlikten dudaklarını aralayıp suyu dahi içemedi. Dudaklarının üzerine suya batırdığım bezi indirdikten sonra bir ara fark ettim de bezi emerek suyu içmeye çalışıyordu. Dağ gibi yıkılmayan ve amacı sadece birkaç satır yazmak olan yüreği dağlardan büyük adam, şimdi vücudunda sayısız yara bere içinde bilinmeyen bir köyün terk edilmiş evinde bulunan yer yatağında çaresizce yatıyordu.

Başından bir saniye bile ayrılmadım cemo’nun. Ayrılamazdım. Benim başıma gelmiş olsaydı bu durum o da ayrılamazdı. Gerçi daha ne olduğunu da bilmiyordum. Ne olmuş olabilirdi ki? Kimseye zararı olmayan bu adama kim bunu yapmış olabilirdi ki?

“Sürgüne boyun eğmemek için direnen birkaç insandık ve her gün muhafızların kapımıza dayanmasını bekleyerek zaman geçirir, yasaklamak istedikleri kalemimizden asla vazgeçmezdik. Yazmak bizim için iş değil nefes almak, yaşamaktı ve bunu bizden alamazlardı.”

En sevdiğim dostum yanı başımda ölüm döşeğinde yatar gibi cansız duruyordu. Hastaneye götüremezdim, orada hemen yakalanırdık. Belki de ikimizde beklemeden idam ederlerdi. İdam etmeseler bile diğer mahkûmlar gibi önce işkencelerden geçirirler sonra da faili meçhul tablosuna ismimizi kazıyıp bir köşede otururlar umursamadan.

Kafamda ki düşüncelerden sıyrılamıyordum. Bir ara aklıma muhafızlar geldi ve hızla yerimden fırlayıp saklana saklana dama çıkıp etrafa baktım. Issız bir tarlanın ortasında duruyorduk tek ışık, az ilerimizde duran köy hanelerinden parlıyordu. Etraf her zaman ki haliyle sessiz sedasızdı. Olağan dışı bir şey yoktu.

Hem zaten onlar olsaydı buraya kadar nasıl gelmiş olabilirdi?

Çoktan beni de bulmuş olurlardı.

Tüm bu düşüncelerle savaşırken uyuya kalmıştım. Sabahın ilk ışıklarına öten horozların sesiyle uyanıp hemen Cemo’ya baktım.

Cemo, uyan cemo,

Ses seda yoktu. Ölmesinden şüphelenip hemen kalbini ve nabzını kontrol ettim.

Şükürler olsu ki yaşıyordu. Dışarı çıkıp bir şeyler alıp gelmeliydim ama Cemo’yu böyle bırakıp gidemezdim. Bir müddet oda da duran eski tablolara dalıp uzaklara gitmiştim. Cemo’nun acı inlemeleriyle kendime geldim. O kadar çok acı çekiyordu ki bunu gözlerinden bile anlayabiliyordum. Artık her şeyi göze alıp bir şeyler yapma zamanıydı ve ben bunun farkındaydım. Ne yapacağımı bilemez halde öylece bu acılar içinde kıvranan dostumun başında duruyordum. Bir ara aklıma ninem geldi.

Yorum Yap